<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835</id><updated>2011-09-28T16:55:42.248+03:00</updated><title type='text'>Devrimci Gençlik</title><subtitle type='html'>Türkiye halklarının Devrimci Yolunda Yürümeye devam edeceğiz</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>9</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-8730143660154253181</id><published>2011-09-28T16:54:00.000+03:00</published><updated>2011-09-28T16:55:42.257+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="border-collapse: separate; color: rgb(0, 0, 0); font-family: sans-serif; font-style: normal; font-variant: normal; font-weight: normal; letter-spacing: normal; line-height: normal; orphans: 2; text-align: -webkit-auto; text-indent: 0px; text-transform: none; white-space: normal; widows: 2; word-spacing: 0px; -webkit-border-horizontal-spacing: 0px; -webkit-border-vertical-spacing: 0px; -webkit-text-decorations-in-effect: none; -webkit-text-size-adjust: auto; -webkit-text-stroke-width: 0px; font-size: medium; "&gt;&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Sans; font-size: 13px; "&gt;urfa’nın etrafı dumanlı dağlar&lt;br /&gt;ciğerim yanıyor aney gözlerim ağlar&lt;br /&gt;benim zalim derdim cihanı yakar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;gezme &lt;span style="color: rgb(255, 0, 0); font-style: italic;"&gt;CEYLAN&lt;/span&gt; bu dağlarda seni avlarlar&lt;br /&gt;anandan babandan yardan ayrı koyarlar&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;28 EYLÜL 2009 Ceylan Önkol&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;// K4R4B4S4N&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-8730143660154253181?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/8730143660154253181/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=8730143660154253181&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/8730143660154253181'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/8730143660154253181'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2011/09/urfann-etraf-dumanl-daglar-cigerim.html' title=''/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-6304275124754047518</id><published>2011-06-01T17:47:00.001+03:00</published><updated>2011-06-01T17:47:37.184+03:00</updated><title type='text'>1 Mayıs V.İ.Lenin</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Helvetica, Arial; font-size: 11px; "&gt;Yoldaş işçiler! 1 Mayıs geliyor, bütün ülkelerin işçilerinin sınıf-bilinçli bir hayata uyanışlarını, insanın insan üzerindeki her türlü zulüm ve baskısına karşı mücadelelerindeki dayanışmalarını, emekçi milyonların açlık, yoksulluk ve aşağılanmadan kurtulmak için yürüttükleri mücadelelerini kutladıkları gün. Bu büyük mücadelede iki dünya karşı karşıya duruyor: sermayenin dünyasına karşı emeğin dünyası; sömürünün ve köleliğin dünyasına karşı kardeşliğin ve özgürlüğün dünyası&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yanda bir avuç kan emici zengin... Fabrikalara, iş aletlerine ve makinalarına el koydular; milyonlarca dönüm araziyi ve yığınla parayı kendi özel mülkiyetleri haline getirdiler. Hükümeti ve orduyu kendilerine uşak yaptı, biriktirdikleri servetin sadık bekçi köpeği haline getirdiler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Diğer yanda, maldan mülkten yoksun milyonlar... İşe kabul edilmek için kalantorlara yalvarmaya zorlanıyorlar. Emekleriyle bütün zenginliği yaratırlar; ama bütün hayatları boyunca bir dilim ekmek için mücadele etmek, çalışmak için sadaka ister gibi dilenmek, bellerini büken işlerde sağlıklarını ve dirençlerini tüketmek zorundadırlar ve köylerdeki harap evlerinde ya da büyük şehirlerdeki bodrum katlarda ya da çatı katlarında açlıktan ölürler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama şimdi maldan mülkten yoksun bu emekçiler kalantorlara ve sömürücülere karşı savaş ilan ettiler. Bütün ülkelerin işçileri emeği ücretli kölelikten, yoksulluktan ve yoksunluktan kurtarmak için savaşıyorlar. Ortak emekle yaratılan zenginliklerden bir avuç zenginin değil bütün çalışanların faydalandığı bir toplumsal sistem için savaşıyorlar. Toprağı, fabrikaları, atölyeleri ve makineleri bütün emekçilerin ortak mülkiyeti haline getirmek istiyorlar. Toplumun zenginler ve yoksullar diye ikiye ayrılmasına son vermek istiyorlar. Emeğin meyvelerinin yine emekçilerin olmasını ve çalışma yoluyla sağlanan bütün gelişmelerin, insanlığın bütün kazanımlarının çalışan insanları baskı altında tutmanın bir aracı olarak değil, onların yararına kullanılmasını istiyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emeğin sermayeye karşı büyük mücadelesi bütün ülkelerin işçileri için büyük fedakarlıklara mal oldu. Daha iyi bir yaşam ve gerçek özgürlük hakları için nehirler dolusu kan döktüler. İşçilerin davası için savaşanlar hükümetlerin tarifsiz zulümlerine maruz kaldılar. Fakat bütün bu zulme rağmen dünya işçilerinin dayanışması büyüyor ve güç kazanıyor. İşçiler sosyalist partilerde giderek daha sıkı bir şekilde birleşiyorlar; bu partilerin destekçileri milyonları buluyor ve kapitalist sömürücü sınıf karşısında nihai zafere doğru sürekli, adım adım ilerliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rus proletaryası da yeni bir hayata gözlerini açtı. O da bu büyük mücadeleye katıldı. İşçilerimizin köle gibi boyun eğmeye zorlandığı, eli kolu bağlı durumundan hiçbir kurtuluş, acı hayatında iğne ucu kadar ışık görmediği günler geçti. Sosyalizm ona kurtuluş yolunu gösterdi ve yüz binlerce savaşçı bir kılavuz olarak gördükleri kızıl bayrak altında toplandı. Grevler işçilere birlikten gelen güçlerini gösterdi, mücadeleyi öğretti, örgütlü emeğin sermaye için ne kadar dehşet verici olabileceğini gösterdi. İşçiler, kapitalistlerin ve hükümetin ancak işçilerin emeği sayesinde yaşayıp semirebildiğini gördüler. İşçiler birleşik mücadelenin ruhuyla, özgürlüğe ve sosyalizme duydukları özlemle ateşlendiler. İşçiler Çarlık otokrasisisin ne kadar karanlık ve şeytani bir güç olduğunun farkına vardılar. İşçilerin, mücadeleleri için özgürlüğe ihtiyaçları var ama Çarlık hükümeti onların elini ayağını bağlıyor. İşçilerin meclisin özgürlüğüne, örgütlenme özgürlüğüne, gazete ve kitapların özgür bırakılmasına ihtiyacı var. Ama Çarlık hükümeti örgürlük yolundaki her çabayı kamçıyla, hapisle, süngüyle bastırıyor. “Kahrolsun otokrasi!” çığlığı Rusya’yı boydan boya dolaşıyor, büyük işçi mitinglerinde, sokaklarda giderek daha sık yankılanıyor. Geçen yaz Güney Rusya’da on binlerce işçi, polis zulmünden kurtuluş ve daha iyi bir yaşam yolunda mücadele etmek için ayağa kalktı. Burjuvazi ve hükümet, büyük kentlerin bütün sanayi hayatını bir vuruşta felç eden işçilerin dehşetengiz ordusu karşısında titredi. İşçilerin davası için mücadele eden düzinelerce savaşçı, Çarlığın iç düşmanın üzerine yolladığı birliklerin kurşunları altında düştü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fakat yalnızca bu iç düşmanın emeğiyle yaşayan egemen sınıfların ve hükümetin, onu yenilgiye uğratabilecek bir gücü yok. Dünya üzerinde hiçbir kuvvet, gittikçe daha fazla sınıf bilinciyle kuşanarak, daha sıkı birleşerek ve örgütlenerek büyüyen milyonlarca işçiyi alt edemez. İşçilerin göğüslediği her yenilgi saflara yeni savaşçılar taşıyor, daha geniş kitleleri yeni hayata uyandırıyor ve onları yeni mücadelelere hazırlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şu anda Rusya’da öyle şeyler yaşanıyor ki işçi kitlelerinin bu uyanışı daha da hızlı ve yaygın olmalı ve biz proletarya saflarını birleştirmek ve onu daha kararlı mücadelelere hazırlamak için alabildiğine çabalamalıyız. Savaş proletaryanın en geri kesimlerinin bile politik konular ve sorunlarla ilgilenmesini sağlıyor. Savaş, otokratik düzenin düpedüz çürmüşlüğünü, polisin ve Rusya’yı yöneten saray çetesinin haydutluğunu her zamankinden açık ve net bir biçimde gösteriyor. Halkımız kendi ülkesinde açlık ve yokluktan ölüyor; ama üzerinde başka ulusların yaşadığı binlerce mil uzaktaki yabancı topraklar uğruna yürütülen yıkıcı ve anlamsız bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız politik tutsaklık altında zulüm görüyor; oysa diğer halkları köleleştirmek için yürütülen bir savaşa sürülmüş durumdalar. Halkımız ülkedeki politik düzenin değişmesini talep ediyor; ama dikkatini dünyanın öteki ucunda patlayan silahların ateşine vermesi isteniyor. Ama Çarlık hükümeti, ulusun zenginliklerini ve Pasifik kıyılarında ölüme gönderilen genç insanların hayatını çarçur ettiği bu oyunda haddini aştı. Her savaş halkın üzerinde etki yapar ve kültürlü ve özgür Japonya’ya karşı yürütülen savaş Rusya üzerinde korkunç bir etki bıraktı. Bu etki, polis despotizmi yapısının uyanan proletaryanın darbeleriyle sarsıldığı bir zamanda geldi. Savaş hükümetin bütün zayıf noktalarını gösteriyor. Savaş bütün maskeleri indiriyor. Savaş bütün çürümüşlüğü gözler önüne seriyor. Savaş Çarlık otokrasisinin mantıksızlığını tüm insanlar için açık seçik hale getiriyor ve eski Rusya’nın, insanların oy hakkından mahrum edildiği, yok sayıldığı, sindirildiği Rusya’nın, polis hükümetine hala serflik bağlarıyla bağlı Rusya’nın can çekişmesini herkese gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eski Rusya ölüyor. Onun yerini alacak yeni bir Rusya geliyor. Çarlık otokrasisini koruyan karanlık güçlerin sonu geliyor. Ancak yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya onlara öldürücü darbeyi indirebilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkın sahte değil, gerçek özgürlüğünü kazanabilir. Yalnızca sınıf bilinçli ve örgütlü proletarya, halkı haklarını gaspetmek ve burjuvazinin elinde bir araçtan ibaret kılmak için aldatmaya yönelik olarak atılan adımları engelleyebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yoldaş işçiler! Öyleyse vakti gelen son kavga için iki kat enerjiyle hazırlanalım! Sosyal-Demokrat proleteryanın saflarını daha da sıklaştıralım! Proletaryanın sözü daha uzak meydanlarda yankılansın! İşçilerin talepleri için mücadele her zamankinden daha büyük bir cesaretle sürdürülsün. 1 Mayıs kutlaması davamıza binlerce yeni savaşçı kazansın ve bütün insanların kurtuluşu için, sermayenin boyunduruğu altında çalışan bütün herkesin özgürlüğü için yürütülen büyük mücadeledeki güçlerimizi daha da büyütsün!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaşasın sekiz saatlik işgünü!&lt;br /&gt;Yaşasın uluslararası devrimci Sosyal-Demokrasi!&lt;br /&gt;Kahrolsun haydut ve soyguncu Çarlık otokrasisi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nisan 1904 &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-6304275124754047518?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/6304275124754047518/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=6304275124754047518&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/6304275124754047518'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/6304275124754047518'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2011/06/1-mays-vilenin.html' title='1 Mayıs V.İ.Lenin'/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-6959789302689687513</id><published>2011-05-31T22:24:00.000+03:00</published><updated>2011-05-31T22:25:20.824+03:00</updated><title type='text'>Hüseyin Cevahir'in Doğu Anadolu Raporu:</title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="color: rgb(17, 17, 17); font-size: 17px; line-height: 18px; font-family: 'Times New Roman'; "&gt;Hüseyin Cevahir'in Aydınlık Sosyalist Dergi (mayıs 1970-sayı 19) da çıkan Doğu Anadolu Raporu:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; border-top-width: 0px; border-right-width: 0px; border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial; border-color: initial; outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial; font-size: 17px; background-image: initial; background-attachment: initial; background-origin: initial; background-clip: initial; background-color: transparent; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; "&gt;"Bismil’de&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Bismil, Diyarbakır’a bağlı bir ilçe… Merkez nüfusu 6 bin. Bismil’e bağlı 96 muhtarlık var. bunlara mezralar (muhtarlığa bağlı olan daha küçük yerleşme noktaları) da eklediğinde, yerleşme yerlerinin sayısı 120-130′a varmakta. köyler iki bölüme ayrılabilir: Dağ köyleri ve ova köyleri. Halk geçimini tahıl üretiminden sağlamaktadır. Ekilebilir toprak miktarı iki milyon dönümün üstündedir. Toprakların bir kısmı ağaların elinde… Ovaya traktör ve diğer tarım makineleri girmesine rağmen ağa ve şeyh baskısı devam etmekte.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Silvan’da Yusuf Azizoğlu’nun kardeşi Abdülkadir Azizoğlu, köyünden geçen dereye bir baraj yapmaya karar verir. bütün müridlerini ve marabalarını toplayarak işe girişir- ücretsiz çalışılmaktadır, angarya- baraja torbalarla kum taşınmaktadır. Zayıf bir köylü yarı yolda düşer, torbayla. Şeyh bu durumu, görünce çok sinirlenir. köylünün yanına vararak tekmelemeye başlar. Köylü torbaya çok kum doldurulduğunu söyleyince küfrederek “gözün kör müydü?” der. Aradan birkaç gün geçince mühendissiz, plansız barajın duvarı arkada biriken suların basıncıyla çöker ve bir köylünün beli kırılır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bismil kaymakamı Birgi Yaşar Çağlaşan’ın dediğine bakılırsa, ilçede asayişsizlik diye bir şey yok: Eşkiya, çevreyi sürekli tedirgin eden bir çete hiç olmamış. yalnız, adam vuran birkaç kişiyle bazı hırsızlar ve birkaç da asker kaçağı varmış. Bunların çoğu kendiliğinden teslim olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine Bismil’deki kavgaların adam vurmaların bir tek nedeni var: Toprak. bir yandan ağa toprakları on binlerce dönümü bulurken, bir yandan da ağalar hazine topraklarına el atmışlar. İki milyon dönümü aşan toprağın % 80′i ihtilaflı… Bu ihtilaflı durumu da, şimdilik bir tek şey çözümlüyor; yıldırmak. Bu yüzden bütün Bismil hatta bütün doğu ve Güneydoğu’da herkes, ağaların silahlı fedai beslediğini bilmekte… Asayişsizliğin tek nedeni toprak demiştik. Ağalar, köylülerin toprak taleplerini mahkûm besleyerek durduruyorlar. Belli bölgeler, bu mahkûmlarca ağa adına korunuyor. Bu durum politikaya seçimlere de yansıyor. Nitekim gazeteler Şaki Özbay’ın filan parti için, Hamido’nun falan parti için çalıştığını yazıp durdular.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bismil’in Binan Köyü’nde bir ağa oturur. İsmi: Abdülkadir Sinanlı -köylüler ve çevre halkı ferman ağa demekte- silahlı fedaileri olduğunu, bunların, otomatik silahlarla dolaştığını bilmeyen yok. Yüz bin dönüm toprağı var. Birkaç köy kendisinin, çuluyla, eviyle, insanıyla… 1969 milletvekili seçimlerinde AP için çalışır. köyden kasap İbrahim ise ilçeye uğradığında “YTP’ye oy vereceğim” diye bir tanıdığına söz verir. Bunu köy kahvesinde seçimlere bir gün kala, Ferman ağa’ya söyler. Vay sen misin bunu diyen, hemen ertesi gün kapı dışarı edilir. Hiç bir ağa kasap İbrahim’i yanına almaz, ağasına karşı geldi diye. Kasap İbrahim şimdi Batman’da iş aramaktadır.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son aylarda yapılan komando baskını sırasında ağa köylerine özellikle dokunulmamış. Ferman Ağa’nın köyünde sözde arama yapılmış ve hiç bir şey bulunamamış. Köylülerin bir şikâyet nedeni de bu. “Ağa’nın silahı var, elinden alınmaz, baskı yapılmaz. Ama bizde silah olmadığı halde işkence yapılır”. Komandolar, ellerinde bakanlar kurulunca arama ve işkence etme kararı olduğunu söylüyorlar. Bu kararı bugüne kadar gören olmamış. Eğer gerçekten böyle bir karar varsa, tam bir baskı, yıldırma ve terör havası yaratma; orduyu ağaların yanındaymış gibi gösterme çabası var. Aydınlar, ilericiler ve devrimciler bu kararın peşine düşmelidirler. Bu Türkiye halklarının kardeşliğini, birliğini bozup bölme ve sonra da, hükmetme planıdır. Emperyalizmin Ortadoğu’da uyguladığı planın Türkiye’ye düşen bölümüdür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Bismil’in göçmen kahvesinden Mustafa Bulut komandoların kahveye gelişini anlatıyor: “Komandolar kahveye geldiler. benim silahla adam öldürmeyle herhangi bir ilgim yok. Bismil’in içinde kahve işletmekteyim. ‘Buyurun’ dedim. Demez olaydım. Başladılar bana küfretmeye. Benim dayım da komando üsteğmeni. İyi bir insan… Bunu söyledim. suçum ne dedim. Tartaklayıp daha beter küfrettiler. Bir sürü adam vardı kahvede. Onurum kırıldı. Gözlerim doldu. Dayımdan bile nefret etmeye başladım. Yazık değil mi, biz de bu memleketin insanlarıyız!”)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ilçe merkezinde bir küçük olay… Bu olayın arkasında yatan hesap basit ve tehlikeli… Ordunun, devrimci yanını bir yandan yok etmek, bir yandan da ordu ile halk arasında aşılmaz nefret duvarları yaratmak. Bunu kısmen başardıkları da söylenebilir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Komandolar Kenberli Köyü’ne giderler. Köyde bir ortaokul mezunu var; Adnan Aktepe. Pırıl pırıl uyanık bir genç… Türkiye’nin ne durumda olduğunu kavramış: Kurtuluş için çareler düşünmekte, araştırmakta, okumakta. Kenberli Ağa köyü. Adnan Fakir, ortaokuldan sonra okuyamamış. Komandolar köye gitmeden ağalar Adnan’ı duyurmuşlar. Adnan sorulmuş. gelmiş. Getir silahını demişler. Yok deyince başlamışlar dövmeye. Biz gittiğimizde elleri parça parça idi. Vücudunda morartılar vardı. Sonunda köyde silah bulamazlar. Adnan’ın yediği dayak yanına kar kalır. Aslında bütün köylerde erkekleri bir tarafa kadınları bir tarafa toplayarak dövüyorlar ve çoğu köyden eli boş dönüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Köylünün mahkûmlara ve ağanın adamlarına karşı silahlanmaları olağan bir şey… Ağanın adamları ağanın çıkarları için gözlerini kırpmadan adam öldürüyorlar, soygun yapıyorlar. İdari makamlarsa buna seyirci kalıyor. Köylüler bütün baskıları sır saklar gibi saklıyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Aşağı Salat’tan Halil Toptaş; “ağaların fedaisi mahkûmlar belli bölgeleri diğer mahkumlara ve köylülere karşı koruyorlar. Bunun yanında baskılar bize geliyor ve kuru yanmadan yaşı yakıyorlar. Komandolar bizim köye de geldiler. Hepimizi içtima ettiler. Sonra koşturup güldüler. Ardından da başladılar dayak atmağa. Anlamıyorum bir türlü. Bu nasıl iş, bu nasıl hükümet, bu nasıl düzen? Komandolar bekçiden su istediler. Bekçi suyu getirince başından aşağı döküp gülüştüler. Bekçi suçumuz ne deyince ‘itoğlu it, su getirecek bir tek sen mi kaldın?’ dediler.”)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunların yanında gübre ve tohum yolsuzlukları ayyuka çıkmıştır. Örneğin; geçen sene gübre dağıtımı yüzünden halk yolsuzluk iddiasında bulunmuş. Ziraat Bankası genel müdürlüğüne başvurmuş. Banka müdür muavini Bahaattin – şimdi Palu’da ve belediye başkanı Necip Aslan ile adam kayırdıkları, gübreyi kapatıp karaborsa yaptıkları söylenmiş. Müfettişler gelmiş, sonunda hiçbir şey çıkmamış. Tepecik, Aralık Köyü’nün hakkı olan 25 ton tohumluk buğday toprakla hiç ilgisi olmayan üç kişiye verilmiş. Valiye yapılan müracaattan bir sonuç alınamamıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra tohumluğu necip aslan’la banka müdür muavini satmışlar – maaşı dışında hiçbir geliri olmayan Ziraat Bankası müdür muavini 150 bin liraya bir kamyon ve iki kat satın almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hangi taraftan tutulursa tutulsun, bir bozukluk bir kokmuşluk ve bir yolsuzlukla karşılaşmaktasınız. İktidar bu durumu iyi bildiği için dikkatleri bilinçli bir biçimde başka tarafa çekmekte; yoğun bir “Kürtçülük” akımı olduğunu yaymaktadır. Oysa Kürtçülük yoktur. Olan kendi ana dilini kullanma hakkına sahip eşit vatandaş olma özlemidir ve ancak gerçek eşitlik şartlarında Türkiye halkının gerçek birliği ve kardeşliğinin inancıdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Aralık Köyü muhtarı Ali Budak anlatıyor: “Bizim köyden Obalı köyüne giden bir çocuğu yoldan çeviriyorlar. Saat sabahın 4.30′u. hava sisli, alabildiğine soğuk. bizi evden çıkardılar. Beni köyün dışına götürüp, mahkûm ve silah olup olmadığını sordular. Kadınları camiye doldurdular. Bizi de bir araya topladılar. hepimizi aradılar. Köyü didik didik ettiler, hiç bir şey bulamadılar. Subaylar görmedi ama erler bizi dövdüler.”)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekir Cengiz yaşlı ve kulakları ağır işiten bir çerçi… Köylere incik boncuk satarak ekmek parası çıkarmağa çalışıyor. Yolda komandolar Bekir Cengiz’i görüyorlar, ‘dur’ diyorlar. Bekir Cengiz duymuyor ve yoluna devam ediyor. Hızlanarak yetişiyorlar. ve Bekir Cengiz’i feci bir şekilde dövüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Molla Feyyat köyünde herkesin toprağı var. Kköyün ağası olmadığından “hükümet kapısı”nda itibarı yok, koruyucusu yok. Komandolar köylüleri bir araya toplarlar, köyü ararlar. Hiçbir şey bulamayınca başlarlar köylüleri dövmeye. “Niye silahınız yok” diye. Bir köylü “silahın olsa bir türlü olmasa bir türlü” diyordu. Ddiğeri ise “adamların gayesi seni dövmek ister silahın olsun, ister olmasın.”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezrakebir Köyü’nde de köy imamına kimde silah olduğunu soruyorlar. İmam bilmediğini, bilse de zaten ’söylemeyeceğini, bir din adamına ispiyonculuk yakışmadığını söylüyor. Bunun üzerine köylüleri dereye götürüp çamura yatırıyorlar. Yatmayanları da zorla yatırıp sırtında tepiniyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar birkaç örnek. Bismil’de bunlardan dahi kötü, daha akla hayale sığmaz işkenceler yapılmıştır. Bunları yapanlar bu memleketin askerleri, yaptıranlar da emperyalizmin işbirlikçileri ve toprak ağaları. İşkence yapılanlar ise ülkemizin halkı. Birinci milli kurtuluş savaşı’nda Fransız ve İtalyan kurşunlarına karşı koyanlarla onların çocukları… Emperyalizmi silah zoruyla ülkemizden söküp atan Mustafa Kemal’in çetecileriyle, onların çocukları.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong style="margin-top: 0px; margin-right: 0px; margin-bottom: 0px; margin-left: 0px; padding-top: 0px; padding-right: 0px; padding-bottom: 0px; padding-left: 0px; border-top-width: 0px; border-right-width: 0px; border-bottom-width: 0px; border-left-width: 0px; border-style: initial; border-color: initial; outline-width: 0px; outline-style: initial; outline-color: initial; font-size: 17px; background-image: initial; background-attachment: initial; background-origin: initial; background-clip: initial; background-color: transparent; background-position: initial initial; background-repeat: initial initial; "&gt;Silvan’da&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Korit’e üç kere baskın yapılıyor. I. ve II. seferlerinde köylüler tüm dışarı çıkarıldıktan sonra erkekleri bir yere, kadınları bir yere topluyorlar. Sonra köyde arama yapılıyor. Didik didik ediliyor köy. Komandolar zaten birkaç aydan beri eşkıyaları ve ağaların kiralık katillerini kovalamayı bırakıp bu işle uğraştıklarından durumu çok iyi idare etmektedirler. Hiçbir şey bulamayınca küplere biniyorlar. Yaşlıları ayırmamak kaydıyla bütün erkeklere yat-kalk-sürün emirleriyle işkence ediliyor. Köylüleri tepeye çıkararak dereye doğru yuvarlıyorlar. Dereye gelindikten sonra tepeye doğru marş marşla koşturuyorlar. Geride kalan ihtiyarlar dövülüyor, küfrediliyor. III. sefer göçebeler de arandıktan sonra tekrar köye geliniyor. Yolda sığırtmaca rastlayan komandolar “ulan niye eşkiya besliyorsunuz” deyince, sığırtmaç; “hiç bir şeyden haberim yok, ben hep dışarıdayım” cevabını veriyor. Bunun üzerine sığırtmaç İbrahim’i falakaya yatırarak işkence ediyorlar. Sığırtmacın bacakları mosmordu, ayaklarının altı kabarıp çatlamıştı ve on gün sığırtmaç yatağından kalkamamış, ayağının üstüne basamamıştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Veysitaulya’da köylüler hiçbir şey demediler. Çocuklardan biri dövüldüklerini söyleyince “yok öyle bir şey” dediler ve çocuğu kovalamaya başladılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Silvan’ın merkezinde 8 Nisan 1970 günü sabah saat üç sıralarında 3 bine yakın jandarma, komando birlikleri, altı helikopter ve topçu keşif uçaklarının desteğiyle etrafı kuşattılar. Görenler sanki bir düşman kalesi muhasara altına alınmış da düşürülecekmiş sanırdı. Gürültüden uyanıp evinden çıkan herkesi istisnasız belli bir toplanma yerine götürüyorlar. Toplanma yerleri tekel işletmesi meydanı, çala korte, Şador’un yukarı kısmı idi. Olup bitenleri öğrenmek için başını dışarı çıkaran herkes dipçiklenerek bu toplanma yerlerine getirildi. Toplanma yerlerinde halka sürün, yat, kalk, yuvarlan emirleriyle toplu halde işkence edildi. Ve halkı sırt üstü, yüzükoyun yere yatırarak üzerlerinde tepiniyorlar, gülüşüyorlardı. Bu durumdan haberdar edilen Mehdi Zana tekel işletmesi yanındaki toplama yerine gider, fakat Zana da aynı işleme tabi tutulur. Bu işkencelerin en şiddetlisi Şador’un yukarı kısmındaki toplama yerinde olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Saat dokuz sıralarında kaymakamlığa müracaat edilir, -şimdi Köyceğiz kaymakamı- kaymakam işkence yapılmadığını, yalan söylediklerini beyan edince, Abdülkerim Ceylan kaymakamı olay yerine davet eder. Bunun üzerine kaymakam, “öyleyse gidin, bildiğiniz yere şikâyet edin” der. Sonra güya Abdülkerim Ceylan makamında kendisine hakaret etti diye nezarete alınır. Polis Abdülkerim Ceylan’ı bir süre karakolda alıkoyar. Aynı anda Feridun tepesi semtinde evler aranarak halka sürekli işkence yapılır. Arama ve işkence saat 17′ye kadar devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Emperyalizm işbirlikçi patron ağa mütegallibe ittifakı somut olarak bu aramalar sırasında halkın gözü önüne seriliyor. Aramadan üç gün önce Diyarbakır valisi -ki şimdi kendisine emniyet genel müdürlüğü teklif edilmiştir- Silvan ağalarına haber yollar. Ağalar hemen Ankara’ya tatil yapmaya gelirler. Halk bu durumun farkında… Ayrıca Silvan’da arama ve işkence yalnız sur dışında yapılır. Sur içine dokunulmaz. buralar silvan zenginlerinin oturduğu yerlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arama ve işkencelerin en korkunçları Derik, Eruh ve Siirt taraflarında yapılır. Ama buralardan hiç ses çıkmaz. Halk gün geçtikçe kabaran öfkesini içine hapseder. Ancak 8 Nisan’da Silvan’ın merkezi basılınca bazı kimselerin haberi olur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Örneğin Derik’te Rafşat köyü imamını çırılçıplak soyarlar. Tenasül uzvuna bir ip bağlayarak karısının eline tutuştururlar, bütün köyü dolaştırırlar. Sonra karısına işkence ederler. Köy imamı bu olaydan sonra kaçıp ortadan kaybolmuştur. Kimse nereye gittiğini bilmemektedir.)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir başka olay: Diyarbakır merkezine bağlı davudi köyünde arama yapılırken komandolar bir genci yatırıp korkunç bir şekilde döverler. Bu duruma dayanamayan babası çocuğun üstüne atılır, “aman, onun yerine beni dövün” der. Başının arka kısmına indirilen bir dipçikle kafası yarılır. Buru köyü doğumlu Mehmet oğlu Dursun Yanardağ 60 yaşındaydı. 18.3.1970 tarihinde Diyarbakır tıp fakültesi hastanesine getirilir ve 22.3.1970′de beyin kanamasından ölür. Köylüler trafik kazasında öldü diyorlardı. Biz ısrar edince “yahu diriltecek misiniz? öldü işte” dediler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bunlar bizim gözleyebildiğimiz birkaç olay. daha bunlar gibi, bunlardan kötü binlercesi yapılmakta doğu ve Güneydoğu Anadolu’da. bunlar özünde emperyalizmin “böl ve hükmet” politikasının tezahürleridir. Ülkemizin emperyalizmden, işbirlikçileri ve toprak ağalarından temizlenip halkımızın kurtuluşunu ve mutluluğunu istiyorsak bu olayları dikkatle izlemek, doğu sorununu bilimsel bir açıdan, gerçek yurtseverlik açısından ortaya koymak zorundayız. Doğu’da yüzyıllardır Türk halkıyla kader birliği yapmış, düşmana karşı omuz omuza dövüşmüş bir Kürt halkı var. bu halkın Türk halkı gibi çözümlenmemiş binlerce sorunu ortada duruyor. Ağa baskısı, açlık, zulüm, işbirlikçi iktidarın terörü doğu’da kol geziyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir yandan da emperyalizm orta doğu’da planını hızla tatbik, etmekte… Halkların arasına düşmanlık sokup emperyalizme karşı kurtuluş mücadelesini bölmeye, arkadan hançerlemeye çalışmaktadır. İşte durumun can alıcı noktası burası… Türkiye devrimcileri uyanık davranıp bu oyunu şimdiden bozmaya çalışmazlarsa ilerde çok büyük açmazlara düşebilirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğu sorunu ancak devrimci yoldan çözüme bağlanabilir. Bu devrimci iktidar uğruna Türk ve Kürt devrimciler, bütün yurtseverler omuz omuza çalışmalıdırlar. Halkların var olan gerçek kardeşliği pekiştirilmeli, baş düşman emperyalizme karşı mücadele edilmeli ve uyanık olunmalıdır. Tek doğru yol budur. Yoksa hangi saflarda olursa olsun burjuva şovenizmine düşmek, emperyalizmin oyununa gelmektir, bölücülüktür."&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-6959789302689687513?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/6959789302689687513/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=6959789302689687513&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/6959789302689687513'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/6959789302689687513'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2011/05/huseyin-cevahirin-dogu-anadolu-raporu.html' title='Hüseyin Cevahir&apos;in Doğu Anadolu Raporu:'/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-2354750281071614101</id><published>2011-05-31T22:22:00.001+03:00</published><updated>2011-05-31T22:24:13.842+03:00</updated><title type='text'></title><content type='html'>&lt;span class="Apple-style-span" style="font-family: Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; font-size: 12px; -webkit-border-horizontal-spacing: 1px; -webkit-border-vertical-spacing: 1px; "&gt;&lt;table width="100%" border="0" cellpadding="0" cellspacing="0"&gt;&lt;tbody&gt;&lt;tr&gt;&lt;td valign="top" class="postbody" style="font-family: Verdana, Helvetica; font-size: 10px; color: rgb(0, 0, 0); font: normal normal normal 12px/125% Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; "&gt;KÜBA DEVRİMİ ÜZERİNE&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KİTLELER, KÜBA DEVRİMİ VE YENİ OPORTÜNİZM&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yarım asırlık bir geçmişi olan sosyalist hareketimizin sağladığı birikim, 27 Mayıs’ın getirdiği sınırlı özgürlük ortamı içinden birdenbire su yüzüne çıktı. ( TİP’in 1965 milletvekili seçimleri dolayısıyla, Taksim’de düzenlediği miting 50 bin kişiyi bir araya getirmişti. Bu, kimilerinin sandığı gibi iki meydan nutku, ya da bir iki gazetenin belirli köşelerinde yazılan fıkraların oluşturduğu bir yığılma değildi. )&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama TİP’in Aybar – Aren oportünist kliği bu potansiyeli hovardaca harcadı. ( Nitekim 1966 ve 1967’de yine aynı yerde TİP tarafından düzenlenen mitingler, ancak sekiz – on bin kişiyi bir araya getirebilmiştir. ) Başlangıçta ezilenlerin bir umut ışığı olarak beliren TİP, oportünist yöneticilerin elinden bu niteliğini yitirdi ve emperyalizmin beşinci kolu olma görevini benimsedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün devrimci hareketimiz TİP’in oportünist yöneticilerini gerisinde bırakarak hızla gelişmekte, kitlelerle organik bağlar kurmaktadır. Artık proleter devrimci hareket yığınların gözünde meşruluk kazanmış ve aktif destek sağlama yoluna girmiştir. İstanbul’da yüz bini aşan bir kitle, tarihimizin en bilinçli işçi hareketini proleter devrimcilerle omuz omuza yürütmüştür. Karadeniz’de onbinler, Çıtlakkale’den bayrağı taşıyan bir Kurtuluş Savaşı gazisinin peşinde, sol kolları havada, Giresun’a yürümektedirler. Bulancak’ta, Fatsa’da, Ordu’da, Ünye’de onbinler, işbirlikçileri tatlı uykularından etmektedir. Ve bütün bu hareketler bölgedeki proleter devrimcileriyle, devrimci gençler tarafından kitlelerin somut isteklerinden hareketle düzenlenmiş, yönetilmiş ya da yönetimleri ele geçirilmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öte yandan tütün üreticileri, çay, üzüm, pancar ve afyon üreticileri, kendiliklerinden ya da bölgedeki proleter devrimcilerin ön ayak olmasıyla, emperyalizmi ve işbirlikçilerinin ürkütüp onları yeni formüller aramaya itmiştir. ( Bilindiği gibi Amerikan emperyalizmi, bir yandan sosyalist ülkeleri çembere almak, bir yandan da gelişen Orta doğu devrimci hareketini bastırmak için Yunanistan ( Cunta ) – Türkiye ( İşbirlikçi iktidar ) – İran ( Şah ) – Pakistan ( Yahya Han ) zincirinin üzerinde dikkatle durmakta ve bu zinciri istediği gibi kullanmak için olağanüstü çaba harcamaktadır. Bugün zincirin Türkiye halkasını yöneten işbirlikçi iktidar çaresizlik içindedir. Ekonomik buhran ve kitlelerin rahatsızlığı emperyalizmi, zincirin bu halkasını kuvvetlendirmeye; ona yeni kan vermeye itmektedir. İşte Yahya Han formülünün altında yatan gerçek, özetle budur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu durumda, Türkiye’nin jeopolitik ve jeostratejik önemi, her zamankinden daha çok değer kazanmıştır. Ve şimdi Türkiye proleter devrimcilerine daha büyük görevler yüklenmektedir. Bir yandan bu görevler üzerinden tartışırken, öte yandan da proleter devrimci hareketimize musallat olan oportünizmin yanlış tutumunu yeniden sergilemek yararlı olur kanısındayız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık iyice posası çıkmış Filipin tipi demokrasiciliği ve işbirlikçi iktidarın içinde kaldığı çaresiz durum, proleter devrimcilerini her günkünden daha çok ve daha sistemli bir biçimde, “daha çok günlük iş” parolasını bayrak yapmaya itmektedir. Ancak hareketimizde etkin olmaya çalışan oportünizme karşı mücadeleyi, emperyalizme karşı mücadeleden ayırmamak zorundayız. Zira devrimci saflar oportünizme karşı mücadele vere vere gelişir, çelikleşir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bugün Türkiye’de başlıca iki oportünist akım boy göstermektedir. Aybar – Aren – Boran oportünizmi bir, Yeni oportünizm iki. Aybar – Aren – Boran oportünizmi yürütülen ve yürütülmekte olan aktif ideolojik mücadele ile gün geçtikçe yıkılmakta, yıkıldıkça da polisle işbirliği yaparak devrimcileri jurnallemekte ve emperyalizmin safında yerini almaktadır. (1)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İkinci tip oportünizm ise ( yenisi ), daha kamufle olmuş biçimdedir. Nihai tahlilde hangi kılıkta olursa olsun, hangi stratejiyi ( Sosyalist devrim – Milli Demokratik Devrim ) savunuyor ve görünüyorsa görünsün, “oportünizm saflarımızda emperyalizmin beşinci koludur”. Ve bazılarının iddia ettiği gibi, oportünizmle doğru devrimci çizgi arasındaki çelişki, “halk içi çelişme” değildir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değil mi ki, oportünizm saflarımızda güvensizlik, yılgınlık, teslimiyet, pasifizm, kuyrukçuluk ve maceracılık sokmaya çalışmaktadır, birini diğerinden ayırmaksızın, ikisine karşı aktif mücadele proleter devrimci görevdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz bu yazımızda, daha çok yeni oportünizmin yanlış görüşleri üzerinde duracağız. Gerçi bu görüşler gerek Aydınlık’ın 15. sayısından itibaren bir çok yazıda, gerek toplantılarda, gerekse sosyal pratikte defalarca mahkûm edilmiştir. Ama daha bilinç düzeylerinin düşüklüğü ve kişisel bağlılıkları nedeniyle oportünizmin safında olup da bunlardan devrimci potansiyelleri olan, doğru devrimci çizgiyi benimseyecek arkadaşlara bir uyarıda bulunmak ve bir küçük burjuvalar ülkesi olan Türkiye’de oportünizmin daha fazla etki alanı bulmaması için tekrar tekrar eleştirilmesi gerekmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİ OPORTÜNİZMİN ÇÜRÜK TEMELİ&lt;br /&gt;Yeni oportünizmin eleştirisine geçmeden önce hemen şu noktayı belirtelim : biz bu yazımızda bazı genel yanlışlıkları kalın çizgileriyle belirttikten sonra, daha çok ve ayrıntılı bir biçimde, yeni oportünizmin kitleler ve Küba Devrimi konusundaki hatalı tutumu üzerinde duracağız. Zira ABD’nin 90 mil ötesinde Milli Kurtuluş Savaşı verdikten sonra sosyalizme doğru ilerleyen Küba Devriminin genel bir incelemesi zorunludur. Bu aynı zamanda dünya devrimci pratiğinin ve kendi devrimci hareketimizin sıhhatli gelişimi üzerinde olumlu etkiler yapmasını sağlayacaktır.&lt;br /&gt;Oportünizm istediği kadar Marksizmin genel doğrularının arkasına gizlensin, istediği kadar Marksist terminolojiyle konuşur görünsün, pratikte, yaptığı yorum ve analizlerde, çürük temeli hemen sırıtır. “Ve doğaldır ki, temeldeki yanlış analiz, temelin üstünde yükselen binanın bütün katlarında da yansıyacaktır.” (2)&lt;br /&gt;Defalarca yazılmasına ve eleştirilmesine rağmen, yeni oportünizme temellik eden şu ünlü önermeyi (!) tekrarlayıp açmakta, üstüne basa basa durmakta fayda vardır. Çünkü Aydınlık’ın 12. sayısında belgelendirilen bu yeni öneri, devrimci saflarla oportünizmin kesin ayrılışına yol açmış ve bundan sonra yeni oportünizmin yaptığı bütün analizlerin hareket noktasını teşkil etmiştir.&lt;br /&gt;“Prolterya devrime öncülük edebilecek objektif ve subjektif şartlara sahip değildir.” (3)&lt;br /&gt;Milli demokratik devrimin olabilmesi, kalıcı zaferlere ulaşılabilmesi için proletaryanın öncülüğünde yürütülmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Eğer bir ülkede proletarya, öncülüğün objektif şartlarına sahip değilse, “o ülkede milli demokratik devrim gerçekleştirilemez. Genel planda yürütülecek mücadele bizi sonunda Milli Demokratik Devrime doğru götürecektir” demek bir şey değiştirmez. Dünyanın en geri ülkesinde bile geçerli devrimci strateji milli demokratik devrim stratejisi olarak ilan edilirken ve yeni oportünistler de buna bağıra çağıra katılırken, Türkiye için milli demokratik devrim aşamasının henüz ileri bir aşama olduğunu iddia etmelerine sır erdirmeye imkân yoktur.&lt;br /&gt;“Elbette proletarya öncülüğünün objektif ve subjektif şartlarına sahip değilse, devrimde öncü olamaz.” (4) Proletaryanın öncü olamaması milli demokratik devrimin yapılamayacağı anlamına gelir. Zaten bu mantık silsilesi içinde kendileri ortaya “Milli Demokratik Hareket” (5) diye bir geçiş aşaması atmışlardır.&lt;br /&gt;Her ne kadar yeni oportünizm açık seçik “milli demokratik devrim aşamasının gerisindeyiz”,demiyorsa da; müphemlik, muğlaklık, muallakta olmak, saman altında su yürütmeye kalkmak, oportünizmin genel niteliğidir. Ama dikkatli okurun gözünden yeni oportünizmin bu sonuca varmak istediği gerçeği kaçmamaktadır. Bu bakımdan yeni oportünizm sağ oportünizm ve dolayısıyla pasifizmdir. Ülkenin ekonomik düzeyini, proletaryanın ulaştığı gücü ve şartları olduğunun altında göstermektedir. Aynı şekilde Aybar – Aren – Boran oportünizmi ise bunun tam tersi bir tutumla, proletaryayı ve ülkenin şartlarını olduğundan daha yüksek göstererek, atılacak devrimci adım olarak sosyalist devrimi önermektedir. Aslında eski teslimiyetçi oportünizmin proletarya, ittifaklar, anti-emperyalist mücadele, devrim diye problemleri yoktur. O, yalnızca devrimcileri jurnallemek, polisle ve emperyalizmle işbirliği yapmak görevini yüklenmiştir ve bunu başarıyla yürütmektedir.&lt;br /&gt;Yeni oportünizmin temelini teşkil eden bu meşhur önerme gereği gibi eleştirilip mahkûm edildikçe, yeni oportünizmin sözcü kliği bunu geri alır gibi olmuş, “tartışılabilir” denmiş, “inandırılırsak vazgeçeriz” denilmiş, ama yeniden buna sıkı sıkıya sarılınmıştır. Açıkça görülebileceği gibi, yüz yıllık bir geçmişi olan işçi hareketimiz, elli yıldır sürdürülen proleter devrimci mücadele ve 16 Haziran olayları dosta düşmana artık bu tezi buruşturup çöp tenekesine attırmış ve bazılarının sandığının aksine işbirlikçilerin eteğini tutuşturmuştur.&lt;br /&gt;Proleterya devrime öncülük edebilecek objektif şartlara sahip olamayınca, kendilerine “proleter devrimci” diyenlerin bir “iş” yapması gerekir. Yoksa bu sıfatı kullanmaya ve onu kuyrukçu dergilerin başına oturtup, allaya pullaya piyasaya sürmeye imkân yoktur.&lt;br /&gt;Yapılacak “işi” de yine bu meşhur önermeden çıkarmak hiç de zor olmamıştır. Bu dönem, “Milli Demokratik Hareketler” dönemidir. “Öncü küçük burjuva radikalleridir”, “proleter devrimcilerin görevi de onları desteklemektir.” Bu “proleter devrimci görev”, “destek – dostluk – eleştiri” şeklinde “dâhiyane” (!) bir formülasyona bağlanmıştır. (Burjuvazinin henüz devrimci barutunu tüketmediği emperyalizmin 1. bunalım dönemindeki bazı Asya ülkeleri için bu geçerli bir formül olabilirdi. Ancak burjuvazinin devrimci barutunu tükettiği, emperyalizmin çöküş döneminde böyle bir formül ancak kuyrukçuluğu tescil için ortaya atılabilir) Bu formülde öncülük yoktur. Zaten öncülüğün olması, oportünizmin kendi içinde ayrıca gülünç bir mantıksızlık taşımasına da yol açacaktı. Türkiye’nin emperyalist dünya sistemi içinde sömürülen bir ülke olduğunu gözden ırak tutan yeni oportünizm, bir gün gelecek ki, “objektif şartlar olgunlaşacak” ve o zaman formüle öncülük de girecektir fikrini savunur duruma geçmiştir.&lt;br /&gt;Proleter devrimcilerin genel hedefi iktidardır. İktidar mücadelesinde küçük burjuva radikalizmini desteklemeyi görev sayan kişiler proleter devrimci değildir. Olsa olsa Marksist terminolojiyi bol bol kullanarak saflarımıza sızmış küçük burjuva devrimcileridir. (6)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;YENİ OPORTÜNİZM VE KİTLE ANLAYIŞI İnsan bir kere yanlış noktadan harekete başladı mı, ondan sonra atacağı her adım, yapacağı her hareket bu yanlış noktanın izlerini taşır. Nitekim, yeni oportünizm de bu yanlış hareket noktasının bütün tersliklerini görüşlerinde belirlemiştir.&lt;br /&gt;Pek çok konuda olduğu gibi, üretim ilişkileri (7), ittifaklar ve milli cephe (8) gibi temel konularda sürekli yanlış görüşler vaaz etmiş ve bunlar dipnotlarda verdiğimiz yazılarda eleştirilerek ipliği pazara çıkarılmıştır.&lt;br /&gt;Yeni oportünizmin bir başka önemli yanlışlığı da kitleler konusunda yapılanıdır. Her ne kadar yeni oportünizmin kitleler ile fazla ilgisi yoksa da (çünkü sokaklarda gazete satmayı tek kitle eylemi saymaktadırlar) Amerika’dan yeni gelip, ayağının tozuyla Türkiye’nin devrimci hareketi üzerine ahkâm kesenlerin daha dikkatli davranmaları ve pratiği de önemli bir kıstas olarak ele alıp ona göre konuşmaları için bir uyarıda bulunmayı gerekli gördük.&lt;br /&gt;Çünkü “Diyalektik materyalizmin bilgi teorisi pratiğe ilk yeri verir ve insan bilgisinin pratikten hiç ayrılamayacağına inanır.” (9) Eğer pratikten haberimiz olmaz, ama büyük laflar, parlak formüller koymaya kalkarsak bunlar yanılgılardan, içi boş kalıplardan bir adım bile ileri gidemez. Ortaya attığımız her tez hayatın gerçeği karşısında güzel ve işe yaramaz dar bir formül olarak kalır. Hareketimize yenilik, doğruyu kavrayıcı yol getirmez. Çünkü bir okuduklarımızla kendi ülkemizin somut pratiği arasında bir birlik, bir uyum sağlamamışızdır. Çünkü, biz okuduklarımızı eylem kılavuzu olarak kendi gerçeklerimize uygulamamış, bunun için okumamışızdır.&lt;br /&gt;Durum böyle olunca aşağıdaki hikâyeleri uydurur, bunlara inanır ve bir kısım saf tayfasına da yuttururuz.&lt;br /&gt;“ ... mücadelenin başlangıç safhalarında küçük burjuva radikallerinin daha büyük bir hareket kabiliyetine sahip olmaları, kitlelerin proleter devrimcilerinden çok onların sözlerini dinliyor, onları izliyor olmaları doğaldır, tarihi bir veridir.” (10)&lt;br /&gt;Bir tez sadece sonuna “doğaldır, tarihi bir veridir” sözlerini ekleyip altını çizmekle geçerlilik kazanmaz, kazanamaz. Bunun tarihi köklerini araştırıp belli bir temele oturtmak ve pratikte yansımasına bakmak gerekir. Tarihi kökleri araştırıldığında proleter devrimcilerin, küçük burjuva devrimcilerinden daha avantajlı oldukları kolayca görülebilir. Çünkü küçük burjuva devrimcilerinin tarihimizde belli bazı dönemlerde yanlış uygulamaları olmuştur. Oysa proleter devrimcileri yeni bir güçtür, kitlelerin onlara inanması kolaydır. Kaldı ki proleter devrimcilerin elinde Marksizm-Leninizm gibi şaşmaz bir eylem kılavuzu vardır.&lt;br /&gt;Proleter devrimcilerin Türkiye’de bir pratikleri vardır. Ve de, “doğrunun tek ölçüsü sosyal pratiktir. Pratik diyalektik materyalizmin bilgi teorisinde ana noktadır.” (11) Bu pratiğin içinde çoğu zaman küçük burjuva devrimcileriyle bir arada çalışmışlardır. Akhisar’da, Ödemiş’te, Bulancak’ta, Giresun’da, Fatsa’da yapılan mitingler, kitle içindeki politik çalışmalar, kitle gösteriler, yürüyüşler bize neyi göstermiştir? Bu eylemlere katılan arkadaşlar şunu açık seçik görmüşlerdir ki, proleter devrimciler sistemli çalıştıkları takdirde kitlelerin üzerinde daha çok etkili olmakta, kitleler de onları daha çok inançla izlemektedirler. Karşı devrimin bütün çabalarına rağmen, Akhisar’da SDDF üyelerinin düştüğü durum, Karadeniz’de Trabzon’dan gelen sosyal demokratların, proleter devrimcilerin örnek çalışması karşısında, sadece el oğuşturmaları neyi kanıtlamaktadır acaba? Halil Berktay’ın yanlış tezini mi, yoksa proleter devrimcilerin bütün güçlüklere, baskılara rağmen daha etkili olabileceklerini mi ?&lt;br /&gt;Yine kendilerinin devrimci olarak gördükleri Nail Gürman’ın bütün karşı çabalarına rağmen, Alaçam’ın tütün üreticileri, proleter devrimcilerle birlikte defa kendi haklarını korumak için miting meydanlarını doldurmadılar mı ?&lt;br /&gt;Elbette kitleden haberimiz olmaz, herhangi bir kitle hareketi hazırlayan, kitleyi ajite eden, propaganda yapan, ilkel de olsa örgütleyenler arasında bulunmazsak, veresiye konuşmuş, veresiye yazmış oluruz. Besbelli ki, bu da hareketimize yarar değil, zarar getirir.&lt;br /&gt;Kitle konusunda üzerinde durulması gereken bir başka hatalı tutum da, kitle eylemine katılan her ferdin mutlak bir bilinç düzeyinde olması gerektiğine inanmak, bir kişinin bile bu bilinç düzeyinin altında olması sanki eylemin başarısına gölge düşürecekmiş tavrını takınmaktır. Elbette gönül ister ki, hareket katılan her fert azami bilinç düzeyine sahip olsun. Ama buna fiilen imkân yoktur. Bu ancak bizim subjektif isteğimiz, dileğimiz olur. Gerçek bunun başka türlüsüdür. Sosyalist kendi subjektif niyetine göre hareket etmez. Gerçeği kendi dileğiyle çakışır duruma koymaz.&lt;br /&gt;“Öncü, bir eylemde kendisini izleyen kitlenin her ferdinin o eyleme bilerek, isteyerek, bilinçli olarak ve o eylemin bütün muhtemel sonuçlarına katlanmayı göze alarak katılmasını sağlamalıdır”. (12)&lt;br /&gt;Soyut bir formül olarak bakıldığında insana öylesine hoş ve göz alıcı geliyor ki, hayran olmamak elde değil. Nitekim kendisi de çok önemli şeyler söylediğini farz etmiş olacak ki, tutmuş bir de altını çizmiş. Ama somuta, dünya devrimci hareketinin pratiğine indirgendiğinde yanlışlığı hemen sırıtıyor.&lt;br /&gt;Bir kere yukarıda da belirttiğimiz gibi, buna fiilen imkân yoktur. Kitle tümüyle “bütün muhtemel sonuçları bilerek” bir harekete kalkmaz. Somut hedefler konur, bu somut hedeflere varmak için harekete girişen kitle, giderek baştan düşünmediği şeyler düşünmeye, öğrenmeye, bilinçlenmeye başlar. Hep biliriz ki, pratik en büyük eğiticidir. Devrim hızlandıkça, devrimci hareket geliştikçe, kitleler hareket içinde çok daha hızlı eğitilirler, pişerler.&lt;br /&gt;“Devrimin, siyasi gelişmenin... insanları eğittiği tartışma götürmez bir gerçektir; ve asıl önemli olan devrimin sadece yöneticileri değil, aynı zamanda yığınları da eğitmesidir.” (13)&lt;br /&gt;Aslına bu genellemenin altında, aynı zamanda anti –emperyalist gençlik eylemlerinin doruğuna ulaştığı Tuslog hareketinin inkârı yatmaktadır. Sözde DTCF bahçesine toplanan gençler, akademik sorunlar üstüne kararlar almayı beklerken, “bilmedikleri, muhtemel sonuçlarını göze alamayacakları” bir hareket itilmişlerdir. Yine bu mantık bizi, eski TBMM forumunu ve bütün devrimci gençlik hareketlerini inkâra götürebilir.&lt;br /&gt;Bir başka açıdan bakıldığında, yine bu tür kitle anlayışının yanlışlığı ortaya çıkar. Devrim yapılan ülkelerde bile pek çok kimse bu yeni durumu kavrayamamış, ama devrimden sonra da yürütülen politik ve ideolojik çalışmayla, kampanyalarla bunlar kazanılmışlardır. Örneğin Mao, “emperyalizme, feodalizme ve bürokratik kapitalizme halk tarafından son verilince, pek çok kimse Çin’in kapitalizme mi, sosyalizme mi yöneleceğini pek de bilmiyordu” (14), sözlerini devrimden sekiz yıl sonra 1957’de söyleyebilmiştir.&lt;br /&gt;Eğer Halil Berktay’ın söylediklerini doğru varsayarsak, artık hareket içinde propagandaya, kitleyi örgütlemeye, daha üst düzeyde eylemler için ajite etmeye pek fazla ihtiyaç yoktur. Bu öncü ile kitlenin aynı eylem ve bilinç düzeyine çıkması gerektiğini iddia etmektedir ki, bakın bu konuda Stalin ne diyor : “Kapitalist düzende, bütün sınıfın ya da hemen hemen bütün sınıfın, öncüsünün yani kendi Sosyal Demokrat partisinin bilinç ve eylem düzeyine çıkabileceğini düşünmek kuyrukçuluk, ‘manilovizm’ olur.” (15)&lt;br /&gt;Kaldı ki, Stalin bunları işçi sınıfı için söylüyor. Oysa bizim hareketimizin içinde köylü, küçük burjuvazinin çeşitli katları, belki milli burjuvazinin en ilerici kesimi de olacaktır. Bu kitle Halil Berktay’ın söylediklerini daha da gülünç kılmaktadır. Her aklımıza esenin doğruluğunu, yanlışlığını tartmadan, Marksist teorinin ve pratiğin eleştiri süzgecinden geçirmeden, parlak laflarla süsleyip söylersek, bize devrimci değil, aklına eseni söyleyen küçük burjuva lafazanı derler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÜBA DEVRİMİNİ YERİNE OTURTALIM Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır. Görüldüğü gibi dünyanın geri kalan kısımlarında nasılsa, Amerika’da da devrim başarıya ulaşacaktır. Ama evlerinin kapısı önünde oturup emperyalizmin cesedinin geçmesini beklemek devrimci bir tutum değildir. Job’un görevi bir devrimciye uymaz. (16)&lt;br /&gt;Yazımızın başında yeni oportünizmin Küba devrimi konusunda da yanlış görüşlere sahip olduğuna değinmiştik. Bugün PDA çevresinde kümelenenlerin, açık oportünist bir tutum benimsemeye başlayalı beri nasıl dönekleştiklerini görmek için azıcık dikkat etmek yeterlidir. Onlar, istedikleri kadar Aydınlık’ın çıkışından beri aynı çizgiyi sürdürdüklerini iddia etsinler. Şimdi kendi yazılarından örnekler vererek, gitgide nasıl çelişik, dönek bir tavır takındıklarını göstermeye çalışacağız.&lt;br /&gt;“Latin Amerika’da Küba devrimciyle açılan devrim mücadeleleri bugün bütün kıtaya yayılmıştır... Latin Amerika ihtilalinin başkumandanı Che Guevara, 1967 Ekim’inde Bolivya dağlarında şehit düşmüştür... Guevara’nın tutuşturduğu milli kurtuluş meşalesi bütün Latin Amerika halklarının yolunu aydınlatmaktadır.” (17) bu yazı Aydınlık dergisi kurucuları imzasıyla yayınlanmıştır. Bugün, “Proleter Devrimci” Aydınlık’ın oportünist çizgisini temsil edenlerin bir çoğu bu yazının altına imzalarını atmışlardır. O günlerde bunları söyleyenler, şimdi bunun tam tersi bir tutum içindedirler. Yalnız Küba Devrimi değil, birçok konuda, Aydınlık’tan ayrılan bu kliğin dönekliğini belgelemek mümkündür. Nitekim bunların birçoğu da Aydınlık dergisindeki çeşitli yazılarda sergilenmiştir.&lt;br /&gt;Aynı şekilde bugün PDA’nın saflarında yer alan Deniz Kavukçuoğlu, Aydınlık’ın 8. sayısında yayınlanan “Latin Amerika’da Devrimci Hareket”de şunları yazmaktadır : “Güney Amerika Marksistlerinin ‘ikinci bağımsızlık savaşı’ diye adlandırdıkları bu dönem içerisinde kıtadaki ilk ‘milli demokratik devrim’ gerçekleşmiş ve sosyalizmin kuruluşu için gerekli koşulları sağlayan bu aşamayı ‘sosyalist devrim’ izlemiştir.” (Sf. 129)&lt;br /&gt;Anlaşılan o pek övündükleri “ilkeli birlik”leri Marksizm-Leninizm’den sapma, dünya devrimci pratiğine sövme temeli üzerinde bir birliktir. Zira PDA çevresi, şimdi Küba’da yapılan devrimin “tesadüfî bir sosyalist devrim”, Che Guevara ve Fidel Castro’nun ise “küçük burjuva devrimcileri”, “sol oportünistler” olduğunu söylemektedir.&lt;br /&gt;Küba devrimine karşı takınılan bu olumsuz tavrın kökünü, Kübalı proleter devrimcilerin pasifizme, teslimiyetçiliğe, kuyrukçuluğa karşı yürüttükleri mücadelede aramak gerekir.&lt;br /&gt;Gerek Fidel’in, gerekse Guevara’nın pasifizme, sağ oportünizme karşı yönelttikleri doğru eleştiriler, dünya devrimci hareketinde pasifizmin, sağ oportünizmin Türkiye şubesi olan PDA çevresini haklı olarak gocundurmuştur.&lt;br /&gt;Nodulla dürtüklenmiş gibi yerlerinden hop zıplayıp hop oturan bu dar görüşlü kliğin bütün telaşı, çırpınması buradan gelmektedir. Bunlar kurtuluşu, Küba devrimci pratiğinde bulamamış, Küba devriminin teorik bileşimini yaptığını sanan bir Fransız entelektüelinin dogmatik düşüncelerini eleştirmekte bulmuşlardır. Eğer çoğu yerde yapıldığı gibi, Regis Debray’ın Devrimde Devrim kitabının eleştirisini yaptıklarını söyleselerdi, düştükleri büyük yanlışlara rağmen, “bu yalnızca bir kitap eleştirisidir” der geçerdik. Oysa bakın ne diyorlar : “ Bizim burada, bu çizginin en açık seçik ifadesi olarak Regis Debray’ın kitabını alıp eleştirmemiz yalnızca bir kitap eleştirisi yaptığımız ve eleştirimizin Debray ile sınırlı kaldığı anlamını taşımaz... Bu çizgiye kısaca ‘Debrayizm’ dememizin çok yanlış ve yanıltıcı olmayacağı kanısındayız”. (18)&lt;br /&gt;Biz bu kanısını değiştirmesini öğütleriz. Bu, yanlış ve yanıltıcı olmanın da ötesinde, daha başka bir şeydir. Halil Berktay, bir ülkede devrimcilerin kanları pahasına yaptıkları bir devrimin eleştirisine başlamadan, bilgi edindiği bir kaynağın güvenilirliğini araştırmalıydı hiç olmazsa; o da bir yana, Marksizm-Leninizm adına konuştuğunu sanan bir kişi en azından şu temel kuralı göz önünde tutmalıdır : “Devrimin metodlarını, teorisini bilmek isteyen, devrime katılmak zorundadır. Sonuç olarak... ne çeşit bilgi olursa olsun, dolaysız denemeden ayrılamaz.” (19)&lt;br /&gt;Debray, Küba devriminden bahsediyor, onun adına konuştuğunu sanıyor diye, Küba devrimci pratiğini ve onun Marksizm-Leninizm’e katkısını “Debrayizm” diye adlandırmakla, Mao’nun Çin devrimci pratiğinin Marksizm-Leninizm’e katkısını, “Berktayizm” ya da “Alpayizm” diye adlandırmak arasında hiç fark yoktur. Ve ikisi de aynı derecede gülünçtür, ciddi değildir, hafifliktir.&lt;br /&gt;Küba devrimini kimden öğreneceğiz o zaman? Ne Debray’dan, ne Pomeroy’dan, ne A. G. Frank’Tan ne de diğer birinden. Doğrudan doğruya bu devrime katılan, ona öncülük, liderlik eden Castro’dan, Guevara’dan. Tıpkı Çin devrimini Mao’dan, Lin Piao’dan; Vietnam devriminin Ho Amca’dan, Giap’tan, Le Duan’dan öğrendiğimiz gibi.&lt;br /&gt;Söz gelimi, kendilerine “Maocu” diyen ve “zenginleri tatil yerlerinde rahatsız etme” kampanyası açan Fransız manyaklarından ve PDA çevresinden Mao’yu öğrenemeyeceğimiz gibi, kendisine “Castrocu” diyen bir fraksiyondan da Castro’yu öğrenemeyiz.&lt;br /&gt;Bütün bunları bir anda silip atan PDA çevresi, “Debrayizm” diye bir çizgi çıkardı. Biz böyle bir çizgi olabileceğine ihtimal vermiyoruz. Ama ille de böyle bir çizgi var diye diretiyorsak ve bunu bir temele oturtmak istiyorsak, bu olsa olsa PDA çevresindeki statik tarih anlayışına sahip klik gibi veresiye laf etmektir.&lt;br /&gt;(Debray, Latin Amerika’daki devrimci hareket ilgi duyan bir Fransız aydınıdır. Bu ilgi de bir doktora sınavını kazanması sonucu çevresinden uzaklaşmaya karar verdikten çok sonra ortaya çıkmıştır. Latin Amerika’da yaptığı temaslardan hareketle bir takım denemeler yazmış; bunların ilk ikisi hiç ilgi görmediği halde, Bolivya’da tutuklanmasıyla son bulan üçüncü denemesi Devrimde Devrim sansasyonel bir kampanyadan sonra çeşitli dillere çevrilmiştir.)&lt;br /&gt;Debray hakkında Küba eleştirisi bir yana, Huberman ve Sweezy, Monthly Rewiew dergisinin Temmuz – Ağustos sayısında (ki Halil Berktay bu derginin de Küba adına konuştuğunu zannediyor, aktarmaları öyle yapıyor), “Debray Latin Amerika halklarının devrime hazır olduklarına inanmaktaysa da, bu inancını doğrulayacak herhangi bir delil göstermemektedir. Bunun gerçekten büyük öneme haiz bir soru olduğuna şüphe yok”, diyorlar.&lt;br /&gt;“Debray’ın Küba devrimi üzerine yaptığı değerlendirme temkinle ele alınmalıdır.” (20)&lt;br /&gt;“Latin Amerika ülkeleri tarafından devrimci mücadelelerinde uygulayacakları model olması imkânsızdır.” (21)&lt;br /&gt;“Diğer yazıların çoğunda da defalarca tekrarlanacağı gibi, Marksist felsefe açısından askeri unsurların siyasi unsurlara egemen kılınması gibi temel bir yanlışı Debray nasıl olup da bu kadar önem vererek savunabiliyor.” (22)&lt;br /&gt;“Debray’ın yazıları Latin Amerika’nın siyasi analizleri değil, siyasi nitelikte broşürler olarak değerlendirilmelidir.” (23)&lt;br /&gt;“Debray devrimci teori ile devrimci pratiği birbirinden ayırmakta ya da bunları birleştirememektedir.” (24)&lt;br /&gt;“Ayrıca Debray’ın Küba Devrimi Teorisi, Küba’daki devrimci pratikten önemli açılardan farklıdır.” (25)&lt;br /&gt;“Debray’ın Latin Amerika toplumunu incelemekte ve devrimci teori ile pratiği birleştirmekte yetersiz oluşu, devrime politik anlamda kitlelerin katılışının öneminin azımsanmasına ve askeri faaliyetlerin bu kitle iştirakinin örgütlenmesindeki siyasi rolünü yok varsaymasına yol açmaktadır.” (26)&lt;br /&gt;“Debray’ın bütün hataları içinde en tehlikeli ve ciddi olanı devrim teorisini bütünüyle inkâra yönelmesidir.” (27)&lt;br /&gt;Bu tür eleştirilerden daha bol ve birbirini tamamlar mahiyette aktarmalar yapılabilir. Eğer bugün dünya devrimci hareketinde Ş. Alpay, Halil Berktay ve PDA çevresinin sandığı gibi bir “Debrayizm” akımı olsaydı, bunu eleştirmek çok önem kazanacaktı. Ama böyle bir akım ve bu akımın pratiğini yapan kimse yoktur. Oportünizmin zannettiği gibi Castro, Guevara, Bravo ve Poredo, “Debrayizm” diye bir akımın pratiğini yapmamışlardır. Bu tamamen hayal mahsulüdür. uydurmadır. Küba’nın bu konudaki eleştirileri, Halil Berktay’ın ve yukarıya aktardığımız yazarların eleştirilerinden de daha tutarlıdır, daha doğrudur. Eğer PDA çevresi, bütün bunlara rağmen, bu görüşlerinde, “Castro – Guevara – Debray” çizgisi veya “Debrayizm” diye diretiyorsa bu, “inadım inat” tavrından başka bir şey değildir. Bu tavır, bugüne dek sık sık belirtildiği gibi yanlış, tutarsız bir tavırdır.&lt;br /&gt;Küba Komünist Partisi adına yapılan eleştirilerden birini Mahir Çayan arkadaşımız Aydınlık’ın 20. sayısında özet olarak vermişti. Biz aynı yazıdan bir iki kısa bölüm aktararak PDA çevresinin aksine Küba ile Debray arasında temel ayrılıklar, farklılıklar olduğunu göstermeye çalışacağız. ( Çin’in devrimci çizgisiyle, PDA’nın sağ oportünist çizgisi arasında temel farklılıklar olduğu gibi.)&lt;br /&gt;KKP adına konuşan Julio Aronde ve Simon Torres eleştirilerini geciktirdikleri için kendilerini kınadıktan sonra şöyle demektedir :&lt;br /&gt;“Debray ... aynı zamanda aptal mevkiine de düşüyor, fakat Debray tarafından ortaya atılan yeni teorik yapının tartışılmasında bu aptalca tutum gereklidir kanısındayız.” (28)&lt;br /&gt;“Bütün yanılma, Debray’ın ileri sürmüş olduğu faraziyesinin kökten hatalı olması ile açıklanabilir.” (29)&lt;br /&gt;Fakat hemen şunu belirtelim : Debray her ne kadar yanlış temele dayanıyorsa da, bu onun yaptığı eleştirilerin tümüyle yanlış olduğu anlamına gelmez. Debray pasifist Latin Amerika partilerinin devrim yapamayacağını bir kere daha ortaya koymuştur.&lt;br /&gt;Bunun dışında kitaptaki analizler, doğru Marksist felsefeye, sağlam bir pratik ve teorik temele dayanmamaktadır. Bizim Debray konusundaki tavrımız budur. Yoksa Debray’a hiçbir zaman Latin Amerika devrimci hareketinin teorisyeni gözüyle bakma aptallığı göstermemişizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;KÜBA DEVRİMİ HAKKINDA Küba, ABD’nin 90 mil doğusunda emperyalizm III. bunalım döneminde milli demokratik devrimini gerçekleştirdikten sonra, sosyalist devrimini başarmış ve sosyalizmin kuruluşunda mesafeler katetmiş bir ülkedir. Küba devrimi, dünya halklarının baş düşmanı Yankee emperyalizmini yeryüzünde bir adım gerilettiği gibi, Latin Amerika’da devrimci potansiyeli hovardaca harcayan pasifist sözde işçi partilerine – ki ister bunlar olsun iste olmasın devrim yapılacaktır - önemli dersler vermiştir.&lt;br /&gt;Sovyet, Çin, Vietnam deneyleri hakkında Küba devrimi de Marksizm-Leninizmin canlı hazinesine katkılarda bulunmuştur. Bunu inkâra yeltenmek, Marksizmi, katı, gelişemez bir şey olarak görmektir ki, bunu Marksistler ileri süremez. Küba devrimi aynı zamanda Latin Amerika’da devrim yapılabileceğini göstermiş ve reformculuğu, teslimiyetçiliği ve düzeltmeciliği mahkûm etmiştir.&lt;br /&gt;Kübalı devrimcilerin, silahlı mücadeleye başladıkları için, kendilerine “maceracı” diyen revizyonistlere cevabı şu olmuştur :&lt;br /&gt;“Dövüşmemiz gerekti ve bu olmasaydı yurdumuzda hiçbir ‘geçiş’ olmazdı. Küba halkının silahlı mücadelesi olmadan, belki de Bay Batista - ‘Made in USA’ - hala aramızda bulunacaktı... Küba’ya hiç ayak basmamış birkaç nazariyatçıya orda olup bitenleri söylemek düşmez.” (30)&lt;br /&gt;Küba’da devrimci mücadelenin geleneği oldukça eskiydi. Tarım proletaryası içinde devrimci militan güçler hiç de azımsanmayacak güçteydiler. Öte yandan Batista diktatörlüğü baskı ve zulüm yüzünden halkın büyük nefretini kazanmıştı. Geniş halk tabakaları gidişten memnun değildi. Hakim sınıflar sallanıyor ve emperyalizmin III. bunalım döneminin ilk yarısının sonunda, Küba’da bir kriz durumu vardı. Bilindiği gibi her kriz devrimle sonuçlanmaz. Eğer “yenmeye cesaret edilmezse” ve kendi öz gücümüz zayıfsa, sinmişse, teslim olmuşsa, hiç biri sonuçlanmaz. Kof ağacı devirmek için yüklenmek gerekir.&lt;br /&gt;İşte, Kübalı devrimciler bu görevi yüklendiler. Onlar “Ortodoks” teslimiyetçi partinin karşı çabalarına, yanlış tezlerine aldırmadan, Küba’nın en devrimci kesimi ve “bağımsızlık meşalesini yanar tutan” Oriente bölgesinde işe başladılar. Sierra Maestra’nın kırlık bölgelerine emperyalizmin kültürü henüz ulaşamamıştı. Karşı devrim fazla örgütlü değildi. Hem bu yüzden hem de bulundukları ekonomik ve sosyal durum gereği devrimci fikirlere açıktılar.&lt;br /&gt;Anti – emperyalist ve anti – feodal savaşta, her türlü çelişkiden yararlanan devrimciler; doğru bir geniş milli cephe politikasıyla Batista’ya karşı Milli Demokratik Devrim’i yaptılar. Bu devrim sosyalist devrim değildi henüz.&lt;br /&gt;Önceleri bu gerçeğe katılan yeni oportünistler, birden dönüş yaparak bunu tam tersi bir görüşü savunur duruma geçtiler.&lt;br /&gt;“Avcıoğlu önümüzdeki devrimci adımı da doğru tesbit etmiştir. Davanın özü ortaçağ kalıntılarının hala ayakta durmasını sağlayan, politik ve ekonomik bağımsızlığımızı dış güçlere ipotek eden... tutucu güçler koalisyonunun tasfiyesidir.” (31)&lt;br /&gt;Avcıoğlu’nun bu sözlerini açarak “önümüzdeki adımı doğru tesbit etmiştir” diyen Şahin Alpay’ın şu sözlerden de sosyalist devrim adımı sonucunu çıkartması insanı şüpheye düşürmektedir. Çünkü tam tersi bir akıl yürütülmektedir. Ya Şahin Alpay ve PDA çevresi okuduğunu anlayamamakta, ya da istediği gibi yorumlamakta, tahrif etmektedir. “Anti – emperyalist, anti – feodal mücadelede halkın büyük çoğunluğunu işçi sınıfının, köylülerin, aydınların, küçük burjuvazinin ve ulusal burjuvazinin en ilerici tabakalarının çıkarları yönünde giden bir kurtuluş programı üzerinde birleştirmek mümkündür.” (32)&lt;br /&gt;Eğer ismi geçen yazarlarla diğer PDA çevresi bu metnin amaçladığı devrimci adımdan sosyalist devrim sonucunu çıkartıyorsa – ki yazdıklarından o anlaşılmaktadır- biz onların savunduğu milli demokratik devrimin ne menem bir şey olduğundan şüphe ederiz.&lt;br /&gt;PDA çevresi istediği kadar Küba’yı “sol oportünist”çizgiyi temsil ediyor görsün, yukardaki metin, Latin Amerika ülkelerinin önündeki devrimci adım olarak anti – emperyalist, anti – feodal ( milli demokratik ) devrimi önermektedir. (33) Hem de doğru bir tahlille, bütün milli sınıf ve tabakaları bir kurtuluş proğramı etrafından birleştirmeyi mümkün görerek.&lt;br /&gt;Ocak 1959’da Küba devrimine sosyalist devrim demek, sosyalist devrimin ne demek olduğunu bilmemek, işçi sınıfı öncülüğünde milli sınıf ve tabakaların demokratik iktidarını Emek oportünizmi gibi sosyalist bir iktidar sanmaktır.&lt;br /&gt;“1959 Ocak ayında, 1961 Aralık ayına kadar, milli bir kurtuluş inkılâbı ile sosyalist bir inkılâbın birbiri ardından bir çok safhalar geçtiğini görüyoruz.” (34)&lt;br /&gt;“Bizim devrimimizde de milli demokratik devrimle sosyalist devrim arasında Küba’daki gibi kısa bir süre olacaktır.” (35)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İŞÇİ SINIFI, DEVRİM VE İTTİFAKLAR PDA çevresinin, Küba devrimi konusunda bir Arap yazarının Ant dergisindeki yazısına dayanarak gözleri kapalı vardığı sonuçlar tümüyle yanlıştır. Yanlışlığa sıkı sıkıya sarılıp, tek doğru bunu görmek, gerçeğe göz kapamak tam bir oportünist tutumdur.&lt;br /&gt;Gerek Küba devrimi konusunda, gerekse Latin Amerika devrimci yolu hakkında önerilen strateji ve taktikler, PDA çevresinin öne sürdüğü ve aşağıya aktaracağımız saçmalardan tamamen farklıdır.&lt;br /&gt;“Öte yandan Castro – Guevara – Debray çizgisine göre, zaten ‘işçi sınıfı devrim yapamayacağı için’ sosyalizmin bazı genel ilkelerini benimsemiş küçük burjuva aydınların içinde toplandığı foko önderlik rolünü yüklenir ve ‘sosyalist devrim’ yapar(!).” (36)&lt;br /&gt;Her devrimci şu paragraftaki büyük yanlışlıklarla birlikte, tavırdaki kendini beğenmişliğe, aşağılanmaya ve yukardan atmacılığa, ukala tavra da dikkat etmelidir. Parantez içindeki ünlemi Şahin Alpay, Castro ve Guevara gibi devrim yapmış muzaffer önderlerin isminin sonunda kullanmaktadır. Debray’ı bu devrimci liderlerle aynı çizgide saymasını ise cehalete veriyoruz. Ama Küba proleter devriminin liderler hakkında konuşurken insan kendi yerini doğru tesbit etmeli, ona göre konuşmalıdır. Hele geri kalmış bir ülkede proleter devrimcileri adına konuştuğu iddiasındaysa...&lt;br /&gt;Biz Şahin Alpay’ın, bir küçük burjuva aydını olarak, yukarıdaki paragrafından utanç duyması gerektiğine inanıyoruz. Çünkü, Küba II. Havana Deklarasyonu’nda bu tür zırvalıklara gerekli cevabı vermiştir:&lt;br /&gt;“Dünyadaki güçlerin şimdiki sömürge halkları ile bağımlı halkların kurtuluş hareketleri karşısındaki durumu, Latin Amerika’nın işçi sınıfına ve devrimci aydınlarına emperyalizm ve feodalizme karşı mücadelede kararlı bir şekilde öncülük olan gerçek görevlerini göstermektedir.” (37)&lt;br /&gt;Dikkatli ve eleştirici bir gözle yeni oportünizmin öne sürdüğü tezler incelendikçe sürekli yalanı ve uydurmayı savunduklarını, gerçeği tahrif edip aktarmaktan özel bir zevk ve çıkar umduklarını görmemeye imkân yoktur. Her konuda olduğu gibi, Küba devrimi konusunda da bu tür bir yanlışlığı isteyerek devrimci saflara sokmaya çalışmaktadırlar.&lt;br /&gt;Küba’lı devrimcilerin dünya ve Latin Amerika devrimci hareketi hakkındaki önerileri, tarihi II. Havana Deklarasyonu’nda ifadesini bulmuştur. Bu metinden yukarıya aktardığımız parçayı okuyup da, bundan “sosyalist devrim”, “işçi sınıf devrim yapamaz” sonucunu çıkartanlar, ya okuduklarını anlamayan aptallardır, ya araştırmadan konuşan cahillerdir, ya da yalancılar, tahrifçilerdir.&lt;br /&gt;İşin bir başka yönü de şu: Şahin Alpay’ın Ant dergisinde yayınlanan Yunus Haydar’ın yazısından yaptığı aktarma Küba devrimcilerinin söyledikleriyle değil, Şahin Alpay’ın yazdıklarıyla özdeşlik taşımakta, Şahin Alpay’ın meşhur önermesine destek olmaktadır.&lt;br /&gt;Örneğin, “bu ülkelerde devrime önderlik edebilecek güçte bir işçi sınıfı da yoktur”, diyen Yunus Haydar ile “işçi sınıfı devrime öncülük edebilecek objektif – sübjektif şartlara sahip değildir” diyen Şahin Alpay arasında hiç fark yoktur. Bu önerilerden ancak Şahin Alpay’un söz konusu ettiği sonuç çıkar. Yoksa II. Havan Deklarasyonu’nda ve Kübalı devrimcilerin söylediklerinden değil. Bu iki öneri de yanlıştır; sağ oportünizmi, pasifizmi temsil etmektedir. Şahin Alpay, Yunus Haydar’dan aktarma yaparken kendi tezini güçlendirme temelinden yola çıksaydı şüphesiz daha dürüst davranmış olacaktı.&lt;br /&gt;“Fidel’in ve Che’nin gösterdiği gibi milli burjuvazi yoktur ve devrimci bir rol oynayamaz.” (38)&lt;br /&gt;Milli burjuvazinin var olup olmaması, milli demokratik devrim aşaması açısından hayati öneme haiz bir konu olmamakla birlikte, gerek Andre Gunder Frank’ın gerekse aynı görüşü paylaşan Halil Berktay’ın, Castro ve Che’den nasıl habersiz olduklarını göstermek açısından bu meseleyi, açmaya çalışalım. Bir kere, Küba devrimi, işçi, sınıfı – köylüler – küçük burjuvazi ve milli burjuvazinin en ilerici kesimi arasında kurulan geniş cephenin 1959’un Ocak ayında iktidara el koymasıyla ilk adımını atmıştır. Ve şehir hareketlerinde milli burjuvazi önemli roller oynamış, hatta devrimi kendi denetimine almak için çaba da göstermiştir. Fakat 26 Temmuz harekâtı giderek geniş kitlelerin desteğine dayanarak ve “işçi sınıfının öz ideolojisi rehberliğinde” devrimin demokratik ve milli güçlerle birlikte iktidarı almasını sağlamıştır.&lt;br /&gt;Kırlarda başlayan hareket giderek bütün ülke çapına yayılmış ve emperyalizmle işbirlikçilerini devirmiştir. “Tabii bütün bunları yaparken işçi kitlelerinin en geniş ölçüdeki katkısına ve kendi öz ideolojisinin rehberliğine güvenmemiz şarttır.” (39) Bunlar, Küba devrimcilerinin, işçi sınıfı ve işçi sınıfı ile devrimci aydınların öncülüğü için söyledikleri sözler. Bu konuyu yine II. Havana Deklarasyonu’ndaki önerilerle bağlayalım:&lt;br /&gt;“Latin Amerika’da fakir köy halklarının kuvvetten yana büyük bir devrimci gücü meydana getirmesini sağlayan bu şartlardır... Fakat çevreyle ilişkilerinin yokluğu bilindiğine göre köylüler devrimci aydınlarla, işçi sınıfının devrimci ve politik yönetimine muhtaçtırlar. Bu yönetim olmadıkça tek başlarına mücadeleye girip zafer kazanamazlar.” (40)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MİLLİ BURJUVAZİ Milli burjuvazinin varlığı meselesi yukarıda da belirtildiği gibi, milli demokratik devrim stratejisinin geçerliliği için gerekli bir şart değildir. Her ne kadar milli burjuvazi ile emperyalizm ve işbirlikçi burjuvazi arasında objektif olarak çelişkiler varsa da, bu her zaman milli burjuvazinin devrimci saflarda yer tutacağı anlamına gelmez. Yalnız bugünkü tartışmalarda, bir tahrifi açığa çıkartmak açısından milli burjuvazi üzerinde duruyoruz. Halil Berktay’ın PDA’daki yazısından yaptığımız aktarmada görüleceği gibi, yeni oportünistlerin iddiasına göre Castro ve Che, “Milli burjuvazi yoktur, devrimci bir rol oynayamaz” diyorlarmış (!).&lt;br /&gt;Milli burjuvazinin tümüyle devrimci bir rol oynayamayacağı açıktır. Gerek Çin devrimcileri, gerek Küba devrimcileri gerekse de bu iki ülkenin devrimci pratiği; bu somut gerçeği göstermiştir. Kübalı devrimcilerin görüşünü dile getiren II. Havana Deklarasyonu ile Mao’nun görüşleri arasında tam bir paralellik vardır.&lt;br /&gt;“Tecrübe göstermiştir ki ülkemizde çıkarları Yankee emperyalizmini ile çatıştığı zaman bile, bu sınıflar her zaman direnememiştir... Emperyalizm veya devrim kıyaslaması karşısında onun, yalnız en ilerici tabakaları halkın yanında yer alacaktır.” (41)&lt;br /&gt;Yukarıdaki yorum tümüyle yalnız Küba ve Latin Amerika için değil, aynı zamanda diğer bütün ülkeler için de geçerlidir. Çünkü bu tarz bir yoruma bütün dünya Marksistleri katılmaktadır.&lt;br /&gt;İşte, Kübalı devrimcilerin milli burjuvazi konusundaki görüşleri de bunlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;SONUÇ Küba devrimi incelendiğinden aşağıdaki sonuçlara varmak mümkündür:&lt;br /&gt;1-Devrimci savaş: Bütün Latin Amerika ülkelerinin önündeki devrimci savaş dönemi anti – emperyalist ve anti – feodal savaştır. Bu adımın kalıcı zaferlere ulaşması için, hemen ardından ve mümkün olan en kısa zamanda sosyalist devrimi yapmak (çünkü ikisi arasında bir “Çin Seddi” yoktur) ve sosyalizmin kuruluşuna geçmek gerekmektedir.&lt;br /&gt;2-Emperyalizm kıta çapında bir baskı ve seri komplolar içine girdiği için mücadele&lt;br /&gt;alanı artık bütün kıta olacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gerçekten, genel olarak emperyalizmin çöküşü bütün dünyadaki devrimci mücadele ile, özel olarak da bölgesel mücadelelerle olacaktır. Che Guevara’nın, “iki, üç, daha çok Vietnam yaratalım” sloganını bu çerçeve içinde değerlendirmek gerekir.&lt;br /&gt;Bugün, Güney-doğu Asya’da Vietnam halkının kurtuluşu, Kamboç, Laos, Tayland ve Filipinler’in kurtuluşuyla ortak bir çizgiye ulaşmıştır.&lt;br /&gt;Ortadoğu halklarının devrimci mücadelesi ve kurtuluşu birbirine sıkı sıkıya bağlıdır. Artık Ortadoğu’da Ürdün’ün, Lübnan’ın, vs. tek tek kurtuluşu değil, bütün Ortadoğu halklarının emperyalizmden ve feodalizmden kurtuluşu söz konusudur.&lt;br /&gt;Aynı şekilde, Latin Amerika’da da kurtuluş kıta çapında olacaktır. Bu hem emperyalizmin can çekişme döneminde olduğu için, hem de dünya devrimci mücadelesi sıkı sıkıya bağlı olduğu için böyledir.&lt;br /&gt;3-“Artık mücadele için Marksist ideoloji şarttır. Ve de artık burjuvazinin desteklediği reformculukla ideolojik mücadeleye girmek gerekir” (42)&lt;br /&gt;4-Savaş, “şehirlerin kırlardan kuşatılması” şeklinde olacaktır. Milli demokratik devrimde halk savaşı zorunlu bir duraktır ve gerek halk ordusunun, gerekse milli demokratik devrimin temel gücü köylülerdir. Bu açıdan bakılınca milli demokratik devrim uluslaşma sürecini de içerdiğinden özünde bir köylü devrimidir.&lt;br /&gt;Yeni oportünistlerin sandığı gibi, Küba devrimci pratiğinde ne işçi sınıfı, ne de köyüler küçümsenmişlerdir. Hem Castro, hem de Guevara, sık sık şu gerçeği dünyaya hatırlatmışlardır:&lt;br /&gt;“İşçi sınıfı ile köylü kitleleri çatışmanın sonucunu tayin ederler.”&lt;br /&gt;Nitekim Küba’da sonucu tayin edenler de asi ordunun işçi ve köylü savaşçılarıyla, şehirlerde ve kırlarda asi radyonun ve liderlerinin direktiflerine büyük bir dikkatle ve bağlılıkla yan geniş işçi kitleleri ile köylüler olmuştur.&lt;br /&gt;5-Latin Amerika’da anti – emperyalist ve anti – feodal (milli demokratik) devrim ancak ve ancak bir halk hareketiyle başarıya ulaşacaktır. Bunun için de bu bölgede kitlelerin politik bilinç düzeylerini yükseltmek, onları örgütlemek ve bütün anti – emperyalist, anti – feodal unsurları içinde toplayan halk kurtuluş cepheleri açmak kaçınılmaz bir zorunluluktur.&lt;br /&gt;Bunun ilk iki aşaması halkın desteğini sağlamış ve onların arasında kaybolup gidebilen gerillaların faaliyetleridir. “Bu ilk yuvaları daha mücadelenin başından görünmez hale sokan şey nedir? Halkın desteği.” Bu dönemde gerillalar halkın içinde çalışmalar yapar, yeni savaşçılar kazanır ve üs bölgeleri tesis ederler. Kurtarılmış bölgelerde, Küba’da olduğu gibi, devrim fikirleri yaygınlaştırılır, karşı devrim yok edilir, yeni bir adli, idari ve mali mekanizma kurulur. Bir yandan da kurtarılmış bölgeleri tüm yurt sathına yaymak için mücadele verilir, düşman gerisinde faaliyete girişilir.&lt;br /&gt;Türkiyeli devrimciler olarak biz Küba devriminden yukardaki sonuçları çıkartıyoruz. Emperyalizmin ülkemizdeki sıkı denetimini her zaman göz önünde bulundurarak, dünyadaki bütün çelişkileri en doğru biçimde değerlendirmek durumundayız. Gerek ülkemizde uç veren, gerekse dünya devrimci hareketinde ayak bağı görevi yapan revizyonizme, teslimiyetçiliğe, oportünizme karşı mücadeleyi hareketimizin esenliği ve başarısı açısından zorunlu saymaktayız.&lt;br /&gt;Küba devrimine ve Küba halkının büyük pratiğine ilişkin görüşlerimiz şu sözlerle bağlarsak hiç de yanlış davranmış olmayız: “Küba Birleşik Devrimci Örgütleri’nin ve Fidel Castro başkanlığındaki Küba hükümetinin güçlü liderliğindeki Küba halkı en karmaşık ve güç şartlar altında... Amerikan emperyalizmine karşı mücadelede büyük bir zafer daha kazanmıştır... Çin hükümeti ve Çin halkı, Küba Birleşik Devrimci Örgütleri’nin ve hükümetinin izlediği doğru çizgiyi... ve Küba halkının kahramanca mücadelesini azimle destekler.” (43)&lt;br /&gt;İşte bizim Küba devrimi ve yiğit Küba halkının devrimci mücadelesi konusunda tutumuz budur. Yoksa yeni oportünizmin “Campus Maoist” tutumu değil!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hüseyin Cevahir&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;tr&gt;&lt;td height="40" valign="bottom" class="genmed" style="font-family: Verdana, Helvetica; font-size: 11px; color: rgb(0, 0, 0); font: normal normal normal 12px/normal Verdana, Arial, Helvetica, sans-serif; "&gt;&lt;br /&gt;_________________&lt;br /&gt;MAHİR HÜSEYİN ULAŞ KURTULUŞA KADAR SAVAŞ&lt;/td&gt;&lt;/tr&gt;&lt;/tbody&gt;&lt;/table&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-2354750281071614101?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/2354750281071614101/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=2354750281071614101&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/2354750281071614101'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/2354750281071614101'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2011/05/kuba-devrimi-uzerine-kitleler-kuba.html' title=''/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-6257985180618593143</id><published>2008-07-24T18:04:00.006+03:00</published><updated>2008-07-24T20:25:03.300+03:00</updated><title type='text'>Kürt Siyaseti üzerine bir deneme-1</title><content type='html'>&lt;meta equiv="Content-Type" content="text/html; charset=utf-8"&gt;&lt;meta name="ProgId" content="Word.Document"&gt;&lt;meta name="Generator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;meta name="Originator" content="Microsoft Word 11"&gt;&lt;link rel="File-List" href="file:///C:%5CUsers%5CTunay%5CAppData%5CLocal%5CTemp%5Cmsohtml1%5C01%5Cclip_filelist.xml"&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:worddocument&gt;   &lt;w:view&gt;Normal&lt;/w:View&gt;   &lt;w:zoom&gt;0&lt;/w:Zoom&gt;   &lt;w:hyphenationzone&gt;21&lt;/w:HyphenationZone&gt;   &lt;w:punctuationkerning/&gt;   &lt;w:validateagainstschemas/&gt;   &lt;w:saveifxmlinvalid&gt;false&lt;/w:SaveIfXMLInvalid&gt;   &lt;w:ignoremixedcontent&gt;false&lt;/w:IgnoreMixedContent&gt;   &lt;w:alwaysshowplaceholdertext&gt;false&lt;/w:AlwaysShowPlaceholderText&gt;   &lt;w:compatibility&gt;    &lt;w:breakwrappedtables/&gt;    &lt;w:snaptogridincell/&gt;    &lt;w:wraptextwithpunct/&gt;    &lt;w:useasianbreakrules/&gt;    &lt;w:dontgrowautofit/&gt;   &lt;/w:Compatibility&gt;   &lt;w:browserlevel&gt;MicrosoftInternetExplorer4&lt;/w:BrowserLevel&gt;  &lt;/w:WordDocument&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;!--[if gte mso 9]&gt;&lt;xml&gt;  &lt;w:latentstyles deflockedstate="false" latentstylecount="156"&gt;  &lt;/w:LatentStyles&gt; &lt;/xml&gt;&lt;![endif]--&gt;&lt;style&gt; &lt;!--  /* Style Definitions */  p.MsoNormal, li.MsoNormal, div.MsoNormal 	{mso-style-parent:""; 	margin:0cm; 	margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:12.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-fareast-font-family:"Times New Roman";} @page Section1 	{size:595.3pt 841.9pt; 	margin:70.85pt 70.85pt 2.0cm 70.85pt; 	mso-header-margin:35.4pt; 	mso-footer-margin:35.4pt; 	mso-paper-source:0;} div.Section1 	{page:Section1;} --&gt; &lt;/style&gt;&lt;!--[if gte mso 10]&gt; &lt;style&gt;  /* Style Definitions */  table.MsoNormalTable 	{mso-style-name:"Normal Tablo"; 	mso-tstyle-rowband-size:0; 	mso-tstyle-colband-size:0; 	mso-style-noshow:yes; 	mso-style-parent:""; 	mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; 	mso-para-margin:0cm; 	mso-para-margin-bottom:.0001pt; 	mso-pagination:widow-orphan; 	font-size:10.0pt; 	font-family:"Times New Roman"; 	mso-ansi-language:#0400; 	mso-fareast-language:#0400; 	mso-bidi-language:#0400;} &lt;/style&gt; &lt;![endif]--&gt;  &lt;p class="MsoNormal" style="text-align: justify;"&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Son dönemlerdeki Ergenekon tartışmaları içinde iki ufak detay pek de gündeme getirilmiyor. Birincisi ; darbe girişimini suç gören zihniyetin darbecileri hala yargılamaması, ki bu da demokrasicilik oyununda ki samimiyeti gösterir. Yani Darbe girişiminde bulunmak suç ama darbe yapmak suç değil gibi bir denklem çıkar ki ; sorarlar adama bu ne perhiz ne lahana turşusu diye...&lt;br /&gt;İkinci olay ise imralı tapınağının ergenekondan uzak durun açıklaması oldu. Ki aynı perhizi burda da sorarlar demek gelsede Tapınağa yönelik hiçbir eleştiri mümkün olmadığından bunu "bir takım çevreler" yapamıyor o vakit biz yapalım&lt;br /&gt;en önemli soru heralde "neydiniz efeler ne oldunuz ?" olacaktır.&lt;br /&gt;Bir siyasi harekete karakterini veren o siyasi harekete yön verenlerin eğilimleridir. Makyevelist yapıdaki sağcı siyasetlerin genel tavrı dün dündür bugün bugün! yani her an değişebilir ,fikirleriyle tezat düşebilirler ancak bunların hepsi onlar için normaldir çünkü sağcılık genel olarak kaypak zeminde at koşturmaktır. Bunuda ülkemizde demirellerden özallara tayyiplere kadar yaşadık , yaşıyoruz.Sol siyasette ise tutarlılık temel prensiptir , zaten tutarlı olmayan siyasi yapılar ya savrulur revizyonist- reformist olurlar ya da zaten hiç solcu olmamışlardır.&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;p class="MsoNormal"&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Kürtçü siyasetin bugün geldiği konum bize ülkemiydeki sol bukalemonların gözükmesinde bizlere ışık tutuyor. Kendini tarikat şeyhine bağlar gibi örgüt liderine bağlayan kürtçü hareket, yoğun feodal özneleri içinde barındırmaktadır. Ama en ilginci son dönem İmralı Şeyhinin Marksın analizlerini beğenmeyip " ben onu yeniden yorumladım" açıklaması oldu. Hareket mimarisi itibariyle bu tarzı benimsemesede gelinen süreçte artık Kürtçü siyaset Apoculukla eş anlamlı hale gelmiştir.Oysa Hareketin mimarlarından Türkiye siyasetinde önemli bir yer almasında mihenk taşı olan DEVRİMCİ Mazlum Doğan bu konuya savunmasında gayet net cevaplar veriyor. Bakın Mazlum Doğan ne diyor:&lt;br /&gt;" DURUSMA HAKIMI- Hangi noktalara katiliyorsun, hangilerine katilmiyorsun? Çok kisa degin. MAZLUM DOGAN - Evet. Simdi, genel olarak hareket Türkiye kamuoyunda, resmi basin tarafindan, yayin organlari tarafindan Apocular diye tanitilmaktadir. Halk arasinda, bizim disimizdaki çesitli Türkiye'deki sol gruplar ve Kürdistan'daki burjuva milliyetçi hareketler tarafindan böyle adlandirilmaktadir. &lt;/span&gt;&lt;span  lang="EN-GB" style="color:blue;"&gt;Oysa bir siyasal organizasyonun bir kisinin adiyla lanse edilmesi dogru bir sey degildir. &lt;/span&gt;&lt;span style="color:blue;"&gt;Aslinda gerçekte de böyle degil. Adi üzerinde bir partidir ve adi da Partiya Karkeren Kürdistan'dir. Daha çok Apocular diye lanse edilmesi Kürt burjuva milliyetçileri tarafindan yapilmistir. Bu, kastin yani sira bir de Kürdistan halkinin köylü anlayisindan kaynaklaniyor. Halk, örnegin CHP'yi Ecevit'le özdeslestirir, AP'yi Demirel'le özdeslestirir vs. gibi. Bizde de böyle olmustur. Hareketin Önderlerinden, yol göstericilerinden Abdullah arkadasin adi dolayisiyla burjuva milliyetçilerinin ve devletin resmi yayin organi da dahil, çesitli yayin organlarinin da tesvikiyle veya katkisiyla hareket, halk arasinda Apocular olarak yayginlastirilmis ve tanitilmistir"&lt;br /&gt;Gerçekten çok iyi bir tanımlama!!! Burjuva milliyetçilerinin tanımlaması olması gereken isim bizzat hareket tarafından kullanılıyorsa Mazlum Doğan gibi hareketin kurucuları bu harekete nesiyle katkıda bulunuyorlar!&lt;br /&gt;Hareket bugün geldiği nokta itibariyle geçmişini inkar eder konuma düşmüştür. Bir Siyasi hareket ne zaman ki geçmiş bağlarından kopar savrulur o zaman işte o hareket artık varoluşundan başka biryöne evrilmiştir. Bugün hareketi kendinin varlığına bağlayan şeyhimize en güzel cevabı Kemal Pir Yoldaş veriyor. Bakın savunmasında ne diyor:&lt;br /&gt;" Apoculukta zaten bizi tek kişiye bağlı göstermek gibi bir şeydi. Halbuki biz bir insana falan bağlı değiliz. Abdullah yoksa, bu hareket yoktur diye bir şey yoktur. Abdullah’ın kendisi de bu hareketin bir insanıdır. Durum budur. Böyle bir şey de yok."&lt;br /&gt;Hareket bugünkü konumu ititbariyle Politik hedeflerini iki temele oturtmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;a) İmralı Şeyhinin devlet tarafından muattap kabul edilmesi ya da tanınması&lt;br /&gt;b) Kürt kimlik sorunu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu olgular araç değil artık amaç olduğu- ki bugün öyledir- takdirde bir feodal tarikatçi ve milliyetçiliğe evrilen bir yapı sergiler. Oysa biy hep biliriz ki Temel çelişki sınıfsal temellerden alınıp yatay temellere çekilirse bu hareket Sosyalistlerin ne cephesel ne fikirsel yoldaşı olabilir.&lt;br /&gt;Bizler için temel ittifak olgusuda budur.Bakın Kemal Pir Yoldaş Harekete katılmada ki temel olguyu nasıl açıklıyor:&lt;br /&gt;"Onun için bu hareketi araştırdım, baktım. Bu hareket ne diyor, ne demiyor. Komünist mi, değil mi? Sosyalist mi? Basit milliyetçi bir hareketse asla katılmazdım. Basit Kürt milliyetçi bir hareketi ise katılmazdım. Milliyetçiliğe karşıyım çünkü ben. Milliyetçi değilim, milliyetçi düşüncenin hangi ulustan olursa karşısıyım çünkü ben, milliyetçi değilim, milliyetçi düşüncenin hangi ulustan olursa karşısındayım. İster bunlardan olsun, ister ne olursa olsun, Kürtlerden olsun. Katılmazdım ben böyle bir harekete. "&lt;br /&gt;Peki Şeyhimiz hareketin programından sosyalist örgüttür kavramını çıkaralı Kemal Pir ide örgütten atmış olmuyormu?&lt;br /&gt;Bunun gibi daha bir çok örnek verebiliriz ,kaldı ki zaten bunlar cemaatin elinde de var. Ama bunları söylediğimizde ya işbirlikçi! ya Faşist! ya da işçi partisine evrilme dönemi yaşadığımız söylenebilir!&lt;br /&gt;Ancak gelin görünki Şeyh yakalandığında ilk sözleri:&lt;br /&gt;"benim annem de türktü" "eğer şans verilirse Türkiye için çalımak istiyorum"&lt;br /&gt;gülsekmi aceba ağlanacak bu hale!&lt;br /&gt;Ayrıca hep başarısız ittifakların müttefiki Şeyh, harekete anlam verenler sonsuzluğa uğurlandıktan sonra nereye yanaşsam diye düşünüp bir karar verdi!&lt;br /&gt;Ve her kendini eleştireni itham ettiği İşçi partisi türevliğiyle neler yapmış, kendinden dinleyelim&lt;br /&gt;"Sayın Doğu Perinçek de buraya geldi. Dedim ki, bir devrim merkezi var, onun parlamenter sözcüsü ol. Eğer bir parlamenter sözcüsü olsaydı, Kürt-Türk birlikteliği de çok iyi gelişebilirdi. Kim kardeşlik istemiyor. Bize ikide bir milliyetçi diyorsunuz. Seni kendi ülkesinde ve devrimin bir merkezinde milletvekili adayı önerecek kadar Enternasyonalizme yatkınlık gösteren bir hareket mi milliyetçidir, yoksa buna tenezzül etmeyen, kendini çok üstte gören bir anlayışın sahibi mi milliyetçidir? Ve ben fazla anlamlı bulamadım...Tenezzül etmediler." (Gündem, 3 Mayıs 1993)"&lt;br /&gt;Hareket bugün ne olduğu bilinmez bir hal almış konumda tabii ki bizi bu durum nispi derecede ilgilendiriyor.Çevremizdeki bukalemon solcuları görmemize fayda sağlıyorlar en azından!&lt;br /&gt;&lt;!--[if !supportLineBreakNewLine]--&gt;&lt;br /&gt;&lt;!--[endif]--&gt;&lt;o:p&gt;&lt;/o:p&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;  &lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-6257985180618593143?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/6257985180618593143/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=6257985180618593143&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/6257985180618593143'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/6257985180618593143'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2008/07/krt-siyaseti-zerine-bir-deneme-1.html' title='Kürt Siyaseti üzerine bir deneme-1'/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-780803033030426641</id><published>2008-07-22T15:43:00.003+03:00</published><updated>2008-07-22T19:15:24.399+03:00</updated><title type='text'>Oligarşi-Aligarşi</title><content type='html'>Ülke gündemi yoğun tartışmalar- sert çatışmalarla sarsılırken,halk ise bir türlü kendi gündemini oturtamıyor. Akşam sofrasındaki problemleri bile insanlarımızın sorunları yoğun iktidar çatışmaları altında adeta toz tanesi gibi savruluyor. Peki ne olduda ülke bir anda bazılarının değimiyle oligarşi içi, iktidar çatışmalarına savruldu?&lt;br /&gt;açıkçası yaşanılan süreç ne oligarşi nede iktidar sahipleri arasındaki bir çatışmadır. Bunu şöyle temellendirebileriz. Öncelikle oligarşi terimini biraz açalım ; Aristo ,Yunan kaynaklı bu kelimeyi, iyi insanlardan müteşekkil belli bir zümre idaresi için değil, kötü kişilerin zulüm ve haksız idaresi için kullanmıştır. Çünkü Aristokraside de, bütün aristokrat kişilerin yani, imtiyazlı, soylu sınıfın kurduğu bir nevi iktidar grubu veya partisi mevcuttur. Oligarşide ise birkaç aristokrat aile bütün yetkileri eline almaktadır. Geniş bir iktidar grubu veya partisi yoktur. Oligarşi, aristokrat idârenin daraltılmış şeklidir.&lt;br /&gt;Şimdi bu tanımlamadan üstad Aristoya atıfta bulunarak ülkemizdeki son dönemki fırtınalara bakalım. Kavga yaşanıyor kimler arasında AKAPE ve Ulusalcı denilen cenah arasında. biri mahkeme kararıyla diğerine saldırırken ötekide hüküm etme yetkileriyle tutuklamalarda bulunuyor. Biri hüküm eden grup diğeri çeşitli karanlık,"derin" ilişkilerin oluşturduğu bir grup.&lt;br /&gt;Biri hüküm etme yetkisini Birleşik devletlerin icazetiyle yaparken , diğeri onun güdümündeki Siyasal zorun yetkisiyle gruplaşıyor. Biri Dünya bankasıyla hüküm etme yetkisini finanse ederken,diğeri aynı merkezin sümenaltı kaynaklarıyla kendini donatıyor. Ancak her iki yapıda da  iktidar gücü Aristo hocanın kastettiği bütün yetkileri ele alma olgusu yok! Yani satrançta fil e karşılık at ı verirsiniz ama vezirler kaleler hala durur. Bizler sofralarımızdan ne vezirleri görürüz ne de şahları... Peki bu oligarşi ne menem bir derttir ki biz göremiyoruz.&lt;br /&gt;Yada soruyu şu şekilde soralım: bu atlar filler çarpışırken veziri geren ne ki atları filleri çarpıstırıyor.?&lt;br /&gt;Uluslararası yatırım danışmanlık Firması Lehman Brothers son dönemlerde zarar üzerine zarar açıklıyor.Petrol almış başını gidiyor. Dünyada bir sessiz fırtına bekleyişi....&lt;br /&gt;David Romer ileri Makro ekonomi kitaplarında sıkışan kar marjını açmanın yollarını bulmuş?! ve vezirleri piyonlara yem etmekten kurtarmıştı,ya da o öyle olduğunu sanıyordu. Dünya Kapitalizmi freni patlamış hızlı bir tren gibi karşısındaki duvara doğru yol alıyor. Bu durumu çok iyi gören vezirler mecburen oyuna müdahale etmek zorunda kalıyorlar. BOP gibi Şeytan üçgeni ülkeler gibi,uluslararası terörizm gibi terimleri günlük hayatımıza sokacak kadar karışıyorlar oyuna. Bu uluslararası Kapitalizm terör örgütü milyar dolarlık bankaları soyarken ,içlerini boşaltırken verdiği mücadelenin aynısını soframızdaki bır kuru ekmeği çalmak içinde veriyor.&lt;br /&gt;Geldiği nokta ise yeni bir krizi doğurdu.Kontrol edilemeyen tasarruflar.!!!&lt;br /&gt;iktisat dersleri alanlar bilirler tasarruflar piyasadaki para akışını daraltır bu da ekonomiyi krize sürükler.bir yandan esnek çalışma koşullarıyla yaşanamaz maaşlara mahkum olan genel tüketici,bir yandan yoğun propagandayla alışverişe zorlanıyor. Ama artık ne tasarruf edecek nede alışveriş edecek hali kaldı.Peki nerede bu kontrol edilemeyen tasarruflar.?&lt;br /&gt;üretmediğimiz emeğimizde? hiçbir iktisadi tanıma uymasada hergün güncelleşen iktisat yakında bunuda keşfedecek.&lt;br /&gt;İnsanlar bir şekilde mali disiplini zayıf ülkelerde geçim yollarını buluyorlardı, bunun adına kayıt dışı ekonomi derdik. ancak yeni gelişen süreçte mali disiplini zayıf olan ülkelerde yeni bir ekonomik gelişme ortaya çıktı. artık üretme gücü azaldı. Dış ekonomik kaynaklardan beslenen insanlar haliyle yerel ekonomiyi besleyemez hale geldi buda kontrol edelemeyecek şekilde mali disiplinin sağlanmasını engelliyor. Nitelik olarak kayıt dışı ekonomiye benzesede kayıt dışı ekonomik faaliyetler kayıt içi ekonomiyi tetikler ama buradaki süreçte kayıt içi ekonomiyi daraltıyor.buna Kayıt dışı ekonominin yan etkisi demek hata olur, çünkü kayıtdışı ekonomi ya yatırıma ya tüketime yönelirken ,mali disipilini zayıf ülkelerde ekonomiye olan güvensizlik kayıt dışından gelen bu dönenceyi yine kayıtdışındaki tasarruflarda biriktiriyor.&lt;br /&gt;İşte bu olgular uluslararası Kapitalizm terör örgütünü bu bölgelerde krizlere sürükleyerek Piyasalarını hırçınlaştırmaya yöneltiyor. Bu durum yaşanan çatışmanın ekonomik boyutu.&lt;br /&gt;Birde siyasi boyutu varki bu durum ülkemizdeki çatışmada açıkça kendini ortaya koyuyor.&lt;br /&gt;Dünyada soğuk savaştan sonra çeşitli benzer olgular yaratılmaya çalışıldı ama hiçbiri tutmadı en etkilisi uluslararası terörizm konseptı olsada, yapmacık bir olgu oldugu gün gibi ortada .&lt;br /&gt;Oysa Yeni bir savaş zaten kapıda fazla aramaya gerek yok. Rusya o eski günlerine çarlık rusyasına dönmenin özlemiyle hiç sönmeyen ulus devlet ateşini tekrar alevlendirdi. Dünyada ulus devlet nitelikli yapılar güç kazanırken Globalci yaklaşımlar kan kaybediyor. Bunun en eğır sancılarını ise avrupa yaşamaya başladı. Bu ekonomik kriz ve bu siyasi evrişim ülkemizde AKAPE ve ulusalcı cenahı karşı karlıya getirdi , oysa her ikiside aynı bokun farklı kokuları.&lt;br /&gt;İşte oligarşi böyle bişez&lt;br /&gt;Mahirler, birgün karadeniz köyüne gitmişler ,ahali kahvede mahir başlamış konuşmaya&lt;br /&gt;Halkımız emekçiler tütün emekçileri fındık emekçileri, Oligarşi sizin emeğinizin yarısını çalıyor ,Öligarşi tütünüüzün yarısını çalıyor,oligarşi fındığınızın yarısını çalıyor,oligarşi sofranızdaki ekmeğin yarısını çalıyor.ama anlatırken eli hep karşı köye doğru savruluyor. Mahirler köyden gidiyor. Muhtar yaşlılar heyetini acil toplantıya çağırıyor ve diyorki:&lt;br /&gt;Karşı köyde aligarşi diye şerefizin biri varmış bizim tütünün fındıgın yarısını hep o çalıyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Halkımız bizi anladığı zaman başımızda ne ali garşi kalacak nede onların belaları...&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-780803033030426641?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/780803033030426641/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=780803033030426641&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/780803033030426641'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/780803033030426641'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2008/07/oligari-aligari.html' title='Oligarşi-Aligarşi'/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-2582800328229420539</id><published>2008-06-03T23:47:00.000+03:00</published><updated>2008-06-03T23:48:04.222+03:00</updated><title type='text'>Lizbon stratejisinin iflasi :Kosova</title><content type='html'>Ülkemiz, acilmalar ve kapanmalarla süregiden politik rüzgarlardan olsa gerek,dünya gündemiyle haber ajanslari kadar ilgilenebiliyor. Su an söz konusu olan sadece Avrupa’daki kücük bir ül-kenin dogumu degil, ayrica  „Düsük Yogunluklu  bir Soguk Savasin“ son hamleleri...&lt;br /&gt;    Kosova diye bir bebek dogurdu bu Savas. Tip uzmani olmasada halkimiz sunu iyi bilir, Normal dogumlarda vücudun kendine gelmesi daha saglikli bir sekilde yürürken ,Sezaryenli dogumlarda bu sürec biraz daha uzun ve sancilidir. Sezaryen ,terim olarak adini Imparator Sezar döneminden alir. Ileri gelen öykülerinden biri, Sezar zamaninda hamileyken ölen kadinlarin bebekleri bu sekilde dogrulurmus. Simdi Avrupa’nin merkezinde, Dünyanin en zengin kursun madenlerinin stratejik kavgasininda ötesinde bir itibar kavgasina dönüsen bu Düsük Yogunluklu Soguk Savas,annesini kendi elleriyle öldürdügü bebege “yardim elini uzatiyor”.Bütün bir siyaset camiasi, bu sürecte Amerika-Rusya cekismesini takip ederken, Avrupa tüm cirpin-malarina ragmen Figüranliktan baska bir rol kapamadi. Oysa 23-24 Mart Lizbon toplantilarinin sonuc bildirgesinin 53-56 maddeleri Kosova icin düzenlenmis, Burada merkezi karar alma sürecine katilmada en önemli rolün oynanacagi bildirilmistir. Bu strateji toplantisinin ardindan, Avrupa ülkeleri 30 bin asker ve 800 polis egitmeniyle sürece hizli bir giris yapmis ,mali desteklerle ve Iltica haklariyla bunu hedefe yürü-müstür. Hatta son iki aya kadar Kosova karar-larinda etkin rol oynadigini sanmistir.Ancak  sert dönülen virajlara karsi uzun kervaninin kuyru-gunu toparlayamayan Avrupa Birligi refleks gösterene kadar sürec tamamlanmis ,onlara ise yine artiklariyla yetinmek kalmistir. Son iki haftada ABD nin tanima sürecine katilmaktan baska hicbir karar alamamis olmanin verdigi hayretle sadece gelsimeleri takip ediyorlar.&lt;br /&gt;  Bu durum aslinda bilinen bir tespiti sadece dog-ruluyor ki; Lizbon Stratejileri aslinda ölü dogmus bir bebekti. Hicbir ciddiyeti ve gercekligi olmayan bir süreci Avrupa sadece 7 yildir rüya olarak var saniyordu. Kosova’da dogan bebek onlara gercek neymis gösterdi.Günaydin! Ülkemiz Disisleri yet-kilileride  ülkenin sinir ötesini sadece  savas alani görmeye basladiklarindan beri Figüranligi birakin perdeci bile olamayacaklari bir tiyatronun kapisinda Basrol icin dilekce veriyorlar.&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-2582800328229420539?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/2582800328229420539/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=2582800328229420539&amp;isPopup=true' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/2582800328229420539'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/2582800328229420539'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2008/06/lizbon-stratejisinin-iflasi-kosova.html' title='Lizbon stratejisinin iflasi :Kosova'/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-7096189287805850983</id><published>2008-06-03T23:26:00.003+03:00</published><updated>2008-06-03T23:38:17.676+03:00</updated><title type='text'>Günes Operasyonu</title><content type='html'>&lt;div style="text-align: justify;"&gt;    Türkiye Silahlı Kuvvetleri aslında yıllardır fiilen bulunduğu ve sürekli olarak devam ettirdiği sınır ötesi harekâtı artik açıktan basın yoluyla, halka duyurarak yapıyor. Harekâtın ismi, Güneş Harekâtı… İsmini ise Piyade Onbaşının kızının isminden alıyor. Bütün Türkiye’nin  “gözyaşlarıyla izlediği” ayakkabısız, çorabı yırtık yavrucağın ismi!&lt;br /&gt;   Ülkemizde oluşan sömürgeci Toplum sendromu son dönemde kendini Şahlanan Osmanlı Torunlarına bıraktı. Bu yolda ise alınan her karar mubah, canı yanan herkes  “güneşli günler“ için birer sabır taşı olmaya başladı. İnsanlarımız kendi mutfaklarında yaşadıkları dertleri yoğun ‘istikrar ve ekonomi iyiye gidiyor’ propagandaları altında kabullenmek istemiyorlar. Yalnızlaştırılan toplum bireyleri bu sorunları sadece kendilerinin yaşadıklarını düşünmeye başlıyorlar. Sürekli yaşanan gündem değişiklikleri, asıl dertlerimizi perde arkasına itiyor ve bebenin çorabındaki yırtığın hesabı yerine, sanki bu zamana kadar çok iyi bir hayatı varmış da bu yetimlik onu bu hale getirmiş propagandası yapılıyor. Güneş çocuk’un çorabındaki yırtığın hesabini vermek yerine ona hiçbir imkân sağlayamayan babasının “katillerini“ öldürerek mi çorabın deliğinin yamanacağı düşünülüyor acaba? Ülkemizde dikey çelişkiler geriye itildikçe ne piyade onbaşıların kızlarının, ne de dağdaki Memo’ların kızlarının çorapları deliklerden kurtulamayacak. Oysa Yasa yapıcılar ve karar merkezini elinde tutan güçler bir yandan insanların baslarındaki açığı kapatmaya uğraşırken, diğer yandan bebelerimizin ayaklarındaki çorapların deliklerini büyütmeye çalışmaları tutarlı mıdır?&lt;br /&gt;  Tekel vb. kurumlar özelleştirilirken buradaki isçilerin çocuklarının hiç mi söz hakkı yok, onların çoraplarının deliklerini yaratan “katilleri” hangi sınırda bulup üzerine operasyon yapılacaksa, Güneş çocuğun babasının katillerini de aynı sınırda aramak gerekir. Ülke ciddi bir kaosa sürüklenirken ve Avrupa merkezli ciddi uluslararası krizler başlamışken, gündemi bu şekilde başka yöne çekmenin bir izahı olmalı tabii ki. Sosyal Güvenlik Yasası ve getirdiklerini kısa vadede sindiremeyecek olan insanlara sus payı verilmesi gerektiği belli oluyor. Bu uğurda mubahsa bu yaşananlar, yakında soframızda ekmek yerine Irak’a yapılan operasyonu yer, üstüne Türbanı çay diye içmeye başlamamız da abesle iştigal olmaz herhalde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-7096189287805850983?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/7096189287805850983/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=7096189287805850983&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/7096189287805850983'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/7096189287805850983'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2008/06/gnes-operasyonu.html' title='Günes Operasyonu'/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-6442642110244906835.post-652301294139837299</id><published>2008-06-03T23:09:00.002+03:00</published><updated>2008-06-03T23:20:35.783+03:00</updated><title type='text'>AKP ALLAH BELASNI VERSIN</title><content type='html'>Basina ve Kamuoyuna&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    Ülkemizde gün geciyorki bir zam haberi bir catisma haberi duyulmasin.Ancak gaflet halindeki isbirlikci iktidar&lt;br /&gt;    sanki Halkin hic bir sorunu yokmus gibi bize hergün kendi medyasindan "istikrar" ," demokrasi" söylemleri yapmayadursun.&lt;br /&gt;    Hergün daha karanliga dogru giderken Kendi demokrasicilik oyunlariyla mazlumu oynayan yürütme erk'i; Sonuna kadar camura&lt;br /&gt;    batmis verdigi tüm kararlari saibeli Yargi erk'i ve Ülkede sadece uyguladigi zulümle tanidigimiz Askeri Yönetim arasindaki&lt;br /&gt;kaos ülkede mali dengeleri alt-üst ederken ,cimenler olarak biz ,Halk kitleleri pahalilasan hayata, birde siyasal istikrarsizligi&lt;br /&gt;    katmak zorunda kaliyoruz.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    HALKIN BARINMA HAKKI VAR!&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Kentsel dönüsüm adi altinda belli rant cevrelerini besleyen projeler yüzünden hergün evlerimiz basimiza yikiliyor. Bu insanlara&lt;br /&gt;hic bir cözüm gösterilmeden kisin sogugunda ,yazin sicaginda caresiz sokaklar gösteriliyor,sanki suclu onlarmis gibi birde davalar&lt;br /&gt;aciliyor haklarinda.Sosyal devlet anlayisini tamamen terketmis olan sistem sadece bu konuda Hükümeti -Yargisi-Jandarmasi bir fikir&lt;br /&gt;    hareket ediyorlar.Insanlarimiz ise coluk cocuk sokaklara mahkum ediliyor...&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    HALKIN SAGLIK HAKKI VAR!&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Sosyal saglik sisteminde büyük vurgunlar yaparak,insanlari ise özel hastane vaadleriyle kandirarak ,daha büyük bir kaos un icine&lt;br /&gt;sürükleyenler,birde bu sistemden kendileride magdur olan saglik emekcilerini,zor kosullarda hizmet veren doktorlarimizi hedef&lt;br /&gt;göstererek,bizi birbirimize düsürüp kendileri icin bir cikis bulmaya calisiyorlar.Hastanede tedavi edilmeden geri gönderilenler&lt;br /&gt;tedavi masraflarini ödeyemeyip rehin kalanlar! bu kadar olayin arkasindan yarim elma gönül alma misali telefonla aranip popülizm&lt;br /&gt;rüzgarlari estriliyor.Izmir Dikili'de ucuza saglik hizmeti veren Belediye Baskani ise bu Hizmetinden dolay yargilaniyor ki buda iki&lt;br /&gt;    yüzlülügün bir baska göstergesidir.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    HALKIN EGITIM HAKKI VAR!&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Sokaklarimizi lalelerle döseyip-düsünenlerimizi F-Tipi hapishanelere kapatanlar,ülke ekonomisini bu sekilde zarara ugratanlar,egitim&lt;br /&gt;kurumlarinda gerek kadrolasmalarla,gerekse de yetersiz kaynak sorunuyla ülke gelecegini kendileri gibi Karanliga sürüklüyorlar.&lt;br /&gt;Üniversiteler ,Pasalarin kalesi, egitim kadrolari siyasal islamin yuvasi olmusken Bilimsellikten söz etmek kisin gölde ördek aramak gibi&lt;br /&gt;olacaktir. Kayit dönemi Bakanlarin cikip ,kayit parasi alinmasin ,bedava kitap gibi söylentilerini ,Pratikte kaynak saglamadiklari&lt;br /&gt;okullarda bagis adi altinda ögrencileri iclerinde ayrima siniflandiran bir gelir sürecine bogup, egitimin paralilastirilmasinda ahlaksiz bir oyun&lt;br /&gt;    oynuyorlar.&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;Iste bütün bunlar olup biterken ülkemizin iki kösesinde- Artvin'in sirin ilcesi Hopa'da ve Izmirimizin Dikili ilcesindeki Belediye&lt;br /&gt;Baskanlarimiza yönelik gerek ahlaksiz hileli hukuki yollarla ,gerekse isbirlikci Fasist cetelerin saldirilariyla güzellestirilen&lt;br /&gt;Sosyal belediyecilik anlayisi tasfiye edilmeye calisiyor.Fatsa'nin Devrimci Belediye Baskani Fikri Sönmez'in bize ögrettigi Bu 'Yol'da&lt;br /&gt;    ne batakliginizdaki Hukuk sisteminiz,nede azgin Fasist ceteleriniz bizi geri cevirebilir.Cünkü tarihtede söyledimigiz gibi&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    "Biz bu Yol'a dönmeye degil Ölmeye geldik"&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    Devrimci Genclik olarak bu Saldirilara karsi simdilik uyari niteliginde Ak-Parti Isparta il Teskilati Sitesine el koyuyoruz&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    Halkimiz kazanacak&lt;br /&gt;    parasiz egitim parasiz saglik&lt;br /&gt;    Kahrolsun Fasizm&lt;br /&gt;    Yasasin Halklarin kardesligi&lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;   &lt;br /&gt;    Devrimci Genclik&lt;br /&gt;        &lt;div align="center"&gt;&lt;span style="font-weight: bold;"&gt;&lt;a href="mailto:dgvirus@gmail.com"&gt;&lt;span style="color: rgb(255, 69, 0);"&gt;DGVIRÜS&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/6442642110244906835-652301294139837299?l=mahircayan.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://mahircayan.blogspot.com/feeds/652301294139837299/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=6442642110244906835&amp;postID=652301294139837299&amp;isPopup=true' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/652301294139837299'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/6442642110244906835/posts/default/652301294139837299'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://mahircayan.blogspot.com/2008/06/akp-allah-belasni-versin.html' title='AKP ALLAH BELASNI VERSIN'/><author><name>Çayan</name><uri>http://www.blogger.com/profile/01384666109747306450</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='23' height='32' src='http://bp3.blogger.com/_rOLcUEKcMmM/SE3KYTIvgoI/AAAAAAAAAAw/nw1aY7mhgwE/S220/_lg_mahir01.jpg'/></author><thr:total>0</thr:total></entry></feed>
